cannes_signs

Lambert Wilson‘ın sunuculuğunu üstleneceği Cannes Film Festivali için hazırlıklar son sürat devam ediyor. Açılışını yönetmenliğini Emmanuelle Bercot’un yaptığı La Tete Haute filmi ile gerçekleştirecek olan festival  13 – 24 Mayıs tarihleri arasında Fransa’da gerçekleşecek. Birbirinden iddialı filmleri sunacak olan festivalde Carol, The Childhood of a Leader, The Early Years, Elle ve Irrational Man gibi filmler izleyici karşısına çıkacak.

Ethan ve Joel Coen kardeşlerin jüri başkanlığı görevinin verildiği festivalin Coen Kardeşler’i seçmesinin sebeplerinden biri, bu yılın, Lumière’lerin icadı olan ilk film makinesinin bulunuşunun 120. yılına denk geliyor olması. Festivalde Louis ve August Lumière’in çalışmalarından özel bir seçki olacağı ve Lumière’ler gibi kardeş olan filmcilerin yapımlarına da yer verileceği açıklandı.

Peki bu yıl festivale katılan sanatçılar, yönetmenler ve filmler sürpriz oldu mu? Finale hangi filmler kalacak ve sizce ödülü kim alacak? Indiwire sitesinin yaptığı beş maddede açıkladıkları bazı gözlemleri sizler için çevirdik ve Cannes Festival heyecanı öncesinde iyi gider diye düşündük.

REKABET

-1“Yorgos Lanthimos”

Cannes‘de bu yıl büyük bir rekabet olacağı bir gerçek. Yönetmenler, oyuncular ve senaristler arasında ciddi kapışmalara sebep olacak dolu dolu bir film listesi var. Fransa’da birkaç hafta önce açılan Critics Week / Eleştirmenler Haftası etkinlikleri yönetmenleri ciddi anlamda markajlarına sokacak gibi görünüyor. Hangi film sevilecek, hangi yönetmen beğenilecek gibi soruların cevabı bu rekabetin sonucuna bağlı olarak ortaya çıkacak. Şimdiden kulislerde konuşulan ve merak edilen yönetmenler var elbette. “Snowtown” filminin yönetmeni Justin Kurzel‘in yeni filmi Macbeth ile nasıl bir işçiliğe imza attığı konuşulanlar arasında. 2008 yılında vizyona giren Dogtooht ile eleştirmenlerin beğenisini kazanan Yunanlı yönetmen Yorgos Lanthimos‘ın çektiği ve başrollerinde Colin Farrell, Lea Seydoux ve Rachel Weisz gibi oyuncuların yer aldığı The Lobster filmi öne çıkan diğer yapımlardan. Lanthimos’ın çizgisi bakalım bu sefer Dogtooth filmindeki ile aynı ölçüde olacak mı? Joachim Trier‘in “Louder Than Bombs” filmiyle neler başardığı da büyük bir merak konusu. 2011 yılında vizyona giren “Oslo, August 31st” filmiyle akıllarda kalan Trier için eleştirmenlerin beklentileri oldukça yüksek gibi. Jesse Eisenberg, Amy Ryan, David Strathairn ve Isabelle Huppert gibi isimlerin yer aldığı film yönetmenin üçüncü filmi olarak bu yıl seyirciyi Cannes’de karşılayacak. Yani anlayacağınız Cannes’de eski yönetmenlere nazaran yeni yönetmenlerin filmleri ve performansları daha çok ilgi çekiyor ve de merak ediliyor.

BÜYÜK DÖNÜŞLER

-1“Sea Of Trees”

Kırılan rekabetin sonucunda kurulu bir makine gibi çalışan yönetmenlerin artık geri dönme zamanları geldi. Cannes son zamanlarda üretken olmayan yapımcılara şans tanıyıp yeniden keşif yapmak için yola çıktı. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi bu yıl yarış çeşitli örnekler içermekte. Yeni yönetmenlerin yanı sıra büyük yönetmenlerin dönüşü de oldukça merak uyandırıyor. Gus Van Sant, 2012’de iyi olmadığı tabir edilen “Promised Land”inin ardından ve 2007’de “Paranoid Park”dan sonra ilk kez bu yıl adını Matthew McConaughey‘in başrolünü oynadığı yeni filmi “The Sea of Trees”  ile geri döndü. Aynı yıl yönetmen Hou Hsiao-Hsien, “The Flight of the Red Balloon” ile Van Sant’in  karşısına çıktı ve büyük bir yarış içine girdi, fakat 2007’den sonra Hou Hsiao-Hsien hiç film yapmadı. Ta ki bu yıla kadar.  “The Assassin’‘ ile Cannes yarışına tekrar aday olan Hou’nun, bu filmi bugüne kadar çektiği filmler arasında muhtemelen en büyük projesi.

Todd Haynes‘in biyografi filmi “I’m Not There” 2007 yılında Cannes’da gösterilmedi. Ama yeni ufuklar açan Amerikalı film yapımcısı pes etmedi ve yeni  projesi ile sıraya girdi. Haynes’ın bir Patricia Highsmith romanından adapte edilen, Rooney Mara ve Cate Blanchett‘ın başrollerini paylaştığı lezbiyen draması olan ‘Carol’ aylardır konuşuldu ve Cannes’da yerini almaya hak kazandı. Yani bu davranış Haynes’a Cannes’dan bir “hoş geldin” özrü olarak kabul edildi. Son olarak, Fransız aktris ve şu anda yönetmen olan Maiwenn, 2011’de eğlenceli polisiye filmi ve ayrıca en iyi senaryo ödülünü kazandığı “Polisse”den sonra Vincent Cassel ve Louis Garrel‘in rol aldığı “Mon Roi” filmi ile yarışa katıldı. Bakalım bu yarışı hangi usta yönetmen kazanacak?

ESKİ YÜZLER, YENİ YERLER

-3“Youth”

Eski yüzler denilince akla tabii ki de yılların oyuncuları gelir. Her yıl düzenlenen Cannes’de bazı filmlerde bu oyuncuları görmek her zaman mümkündür. Sir Micheal Caine‘den tutunda Peter Mullan, Harvey Keitel  ve Merly Streep‘e kadar birçok eski yüz bu yılki festivalde olacak. Her ne kadar, Caine’in “Youth” filmindeki performansının eleştirmenler tarafından beğenileceği kesin gözüyle bakılsa da, güzel oyuncu Meryl Streep‘in bir rock yıldızını canlandıracağı Ricki and the Flash filmi de listenin başını çekiyor. Cannes’in özenle üzerinde durduğu bu yüzler festivalin dikkat çekenleri olarak eleştirmenlerin kadrajından hiç çıkmıyor. Bu yüzden geriye sadece onları izlemek kalıyor.

Bu yıl Cannes’de ilgi çeken bir konu daha var. Başka ülkelerden gelen yönetmenlerin çektikleri filmler. Çin, Avustralya, İspanya ve Meksika gibi yapımlar izleyiciye “Merhaba” diyecek. Çinli yönetmen Jia Zhangke‘ın filmi Mountains May Depart merak edilen yapımların başında geliyor. 2013 yılında A Touch of Sin filmi ile konuşulan Zhangke, bakalım adını altın harflerle yazdırabilecek mi? Kun Fu Panda filmi ile tanıştığımız Mark Osborne‘un hemen hemen bütün festivallerde gösterilen The Little Prince filmi de öne çıkan animasyonlardan biri. New Jersey’li olan Osborne, bu filmde oluşturduğu Rachel McAdams, James Franco, Marion Cotillard, Jeff Bridges ve Paul Giamatti gibi isimlerin seslendirme kadrosu ile de oldukça dikkat çekiyor. Kadın yapımcıların da yer aldığı bazı filmlerde geldikleri ülkeler açısından Cannes’in atlamayacağı isimler arasındaki yerini alıyor.

PEKİ YENİ KEŞİFLER?

Tabii ki Cannes’in görevi, yeni isimleri ve yetenekleri keşfetmek. Bu yılki yarışmada hayatında ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturup zorlayıcı bir proje ile bu sınava giren birisi var. Macar yönetmen Laszlo Nemes, Cannes’ın müridlerinden, şimdi ise emekli Bela Tarr‘ın öğrencisi. Nemes, bir soykırım dramını anlattığı ve evlatlık oğlu kurtarmak için çabalayan Auschwitz’ın  “Son of Saul” filmi ile bu seneki yarışa dahil oldu.

Ama yarışma ötesinde dikkatleri çeken başka şeyler de var, o da yeni gelenlerin çoğunlukta olması. Bunlardan bir tanesi “The Yellow Sea” filminin senaryosu ile Cannes’da alkışlanan Güney Kore’li Hong Won-Chan araştırmacı drama filmi “Office” ile ilk yönetmenlik denemesini gözler önüne seriyor. Ardından Hint yönetmen Neeraj Ghawayan geliyor. Aksiyon-drama “Gangs of Wasseypur”da yönetmen yardımcısı olarak çalışan yönetmen, ilk filmi “Solo Fly Away” ile Sundance Enstitüsü en iyi senaryo ödülünü kazandı. Fransız yönetmen Laurent Lariviere yanlışlıkla bir köpek kaçakçılığı operasyonu içine çekilen bir kadının hayatını konu aldığı “I Am a Soldier” filmi ile yarışa adını dahil edenler arasında bulunuyor. Her zamanki gibi Un Certain Regard, nadiren ABD kıyılarını vurabilen film yapımcıları ile müracaatta buluyor, ancak festival her şeyi kendi gerekçesiyle yapmaya devam ediyor. “Stop the Pounding Heart” ile taşra  Amerikan yaşamı bize şiirsel olarak göstermeye çalışan İtalyan yönetmen  Roberto Minervini gibi bazı isimler bu konuda patlak vermiş sayılmaktadır. Romanyalı yönetmen Corneliu Porumboiu, yıllar önce über-duygusuz filmi “Police, Adjective” ile hit olmuştu. Şimdi ise itibari nesne arayışına giren iki adamın hayat hikayesinin anlatıldığı ‘The Treasure’ filmiyle festivale geri dönüyor. Bu filmler medyanın ilgisini çekmeyebilir, fakat sinema konusunda ciddi olan herkes onları yarışma başlıklarında öncelikliler listesinde tutacaktır.

KİM ADAY OLMALI?

Spekülasyonlar başlasın! Cannes bu yıl en büyük pazarlamasını yapıyor. Rekabete layık gördüğü filmleri, oyuncuları, yönetmenleri, yapımcıları ve bunun satışı ile mücadele etmeye çalışıyor. Burada reddedilmiş filmler de var elbette. Cannes için filmin temsilcileri de çok önemli. Öyleyse, Cannes bütün bu çabalarına değiyor mu siz kara verin?

Gelelim aday olması muhtemel filmlere. Gaspar Noé’nin üç saatlik porno filmi “Love” öne çıkan filmlerden biri. İlişkiler anlamında kadın-erkek fark etmeksizin insanın gözüne gözüne soktuğu bu “porno şahaseri” olarak adlandırılan “Love” oldukca merak uyandırıyor. Buna benzer bir diğer örnek ise True Detective birinci sezon dizisinin yönetmeni Cary Fukunaga‘nın başrolünde oynattığı İdris Elba‘lı “Beasts of No Nation”. Genç bir çocuğu kanatları altına alan ve onu iyi bir asker yapmaya çalışıp, Batı Afrika’daki gerillaların saldırılarına karşı savaşmaya çalışan bir komandonun mücadelesinin işleneceği film izleyiciyi gerecek türden. Oyuncu Sean Penn‘in en son yönetmenlik çalışması olduğu The Last Face filmide bu listeye giren yapımlardan birisi. Başrollerini Charlize Theron, Adèle Exarchopoulos ve Javier Bardem gibi oyuncuların yer aldığı film, Afrika’nın çatışma bölgelerinden birinde görevini sürdürmekte olan bir doktorun hayatını anlatıyor. Cannes gibi festivallerin genelinde bu tarz filmleri sahiplendiği ve onları mutlaka ödüllendirdiği bir aşikar. Bir başka aday ise, 2012 yapımı, Mud filmi ile beğenilen, bağımsız yönetmen, Jeff Nichols imzalı Midnight Special. Bilim kurgu olarak karşımıza çıkacak olan filmin başrollerinde Kirsten Dunts, Adam Driver ve Joel Edgerton gibi isimler yer alıyor. Hikaye ise, oğlunun süper güçlerini öğrenen bir babanın etrafında gelişiyor. Her ne kadar konusu itibari ile düşük gibi gözükse de aday olması kuvvetli bir film ve biliyoruz ki insanlar içinde süper kahramanların olduğu filmleri her zaman severler.