Muhsin-Hau015Fmet

Hikaye aslında oldukça geçmişe dayanmakta..

Yunanistan’ın Megara kentindeki genç Byzas, kendi yandaşlarıyla birlikte özgürlüğünü ilan etmek ve yeni bir kent aramak için yola koyulur. Bu yolculuğa çıkmadan evvel de Delfoi Tapınağı’nda bir kahine danışır. Kahin, gideceği yerin “Körler Ülkesi”nin karşısında olduğunu söyler. Tarih M.Ö. 613…

Körler Ülkesi’ni bulur Byzas. Burası “Khalkedonia”dır. Yani bugünkü Kadıköy sınırları. Hemen buranın karşı kıyısına yol alır. Tepeye çıkıp Alana bakar, tekrar dönüp Körler Ülkesi’ne “Böylesi bir güzelliği görmediğiniz için gerçekten de körmüşsünüz” der. Burası, küçük bir balıkçı köyü olan Ligos’tur. Ve burada bir ülke kurmaya karar verir.

 Ve bu kurulacak olan kent, dünden bugüne, tüm insanlığın, medeniyetlerin, ilgisini çekecek bir cazibe merkezi olacaktır. Uğruna savaşılacak, talan edilecek, aşık olunacak, karın doyurulacak, özenilen bir kent olacaktı bu “Yedi Tepe”li bölge…

 Yani Bizans…

Yani Konstantinapolis…

Yani Konstantinniye…

Yani İstanbul…

Üzerinde yaşamış olan tüm medeniyetler -Grekler, Araplar, Latinler, Romalılar, Osmanlılar- kendi anlayışını bu kente kazıyacak, bunu yaparken de sosyal, ekonomik ve kültürel açından yararlar sağlarken birçok zararlar da vereceklerdir bu büyülü kente.

 Fatih‘in “Ya Bizans beni alacak ya da ben Bizans’ı” cümlesi bile bu zarara, ihtirasa, aşka, talana dair önemli bir örnektir teşkil etmektedir.

Ve kurulan Cumhuriyet sonrası her gelen hükümet anlayışı da İstanbul’a yarardan çok zarar verecek anlayışlar içinde olmuşlardır. Tüm zararlar içinde, İstanbul güzelliğinden ve cazibesinden yine çok bir şey kaybetmeyecek, ilgi odağı olmayı her daim sürdürmeye devam edecektir.

Bu zararların en başında da popüler kültür ve bunun uğruna yapılan göç en ön sırada gelmektedir. Çünkü popüler olan kültür, tüm egemenliğini ülkelerin en önem arz eden şehirleri üzerinde inşaa eder ve sürdürür. Bu kültürün en büyük müşterisi de “çoğunluk” olan kitledir. Kapitalizmin uygulandığı ülkelerde popüler kültür kendine en iyi yeri bulmaktadır. Adorno, kapitalizmin güçlenme sebebini de zaten oluşturduğu popüler kültür endüstrisi ile açıklamaktadır.

Popüler Kültür, latince Populus, yani halk anlamına gelmekte, Türk Dil Kurumu’nda isebelli bir dönem için geçerli olan, hızlı üretilen ve hızlı tüketilen öğeler bütünü” tanımlanmaktadır.

Tam da yukarıda tanımlandığı gibi, hızlı üretilen ve hızlı tüketilen bu öğeler bütünü, ülkemiz “çoğunluk”unun en basat kültürü konumundadır.

 Popüler olan kültür, bu kitlelerin bir çoğuna “ün/şöhret” uğruna, yaşamlarını, konumlarını değiştirmeye yönelik suni pastalar da sunmaktadır.

Türk Sineması da bu konuları ele almaktan, kritik etmekten geri duramayacaktı.. “Hızlı üretilen ve hızlı tüketilen” popüler kültür temasını, İstanbul’u plato yaparak işleyen iki eşsiz filmi sizlerle paylaşmaktan keyif duyuyorum.

Bunlardan ilki, Atıf Yılmaz’ın yönettiği, Ayşe Saşa ve Safa Önal’ın senaryosunu yazdığı, başrollerinde Sadri Alışık ve Ayla Algan gibi harikulade oyuncuların yer aldığı, 1965 yapımı “Aaaah Güzel İstanbul”. Filmin adındaki “aaaah” yani dört “a” harfiyle yazılan “aaaah” boşuna yazılmamıştır; çünkü “aaaah” dedirtecek bir temadır işleyen. Ancak film, ironiktir ki, San Romeo kentinde, 10. Uluslararası Bordighare Gülmece Filmler Şenliğinde “Gümüş Ağaç” ödülüne layık görülmüştür. Yani “gülmece” (?).

Aaaah Gu00FCzel u0130stanbul

Filmin iki ana karakterinden biri olan Haşmet İbriktaroğlu (Sadri Alışık), bir paşa torunu, İstanbul’un görmüş geçirmiş ailelerinden, iyi eğitim görmüş bir ailenin son ferdidir. Ancak aile, döneme ayak uyduramamış, gelişen ticari koşullarında üstesinden gelememiş, yıllar içinde fakirleşmiştir. Haşmet ise doğup büyüdüğü yalının yanındaki gecekonduda yaşamını tek başına ve seyyar sokak fotoğrafçısı olarak sürdürmektedir. (Filmin girişinde, Haşmet karakterinin, hem dönemi hem de kendisi ve ailesine dair yapmış olduğu analiz oldukça kulak verilesidir)

 Haşmet de döneme ayak uyduramamıştır; teknolojik/sosyal gelişimlerinin uzağında kalmış, popüler olana alışamamış, “patron-işçi” ilişkisinden uzak, kendi halinde, “azıcık aşım, ağrısız başım” felsefesinde, hırslardan uzak, üç-beş arkadaşıyla her gece içip, geçmişi yad etmeye devam etmektedir. O, fötr şapkası, ağzından düşürmediği sigarası, takım elbise ve hiç çıkarmadığı pardesüsüyle, eski bir “İstanbul Beyefendisi” temsilindedir.

 Filmin diğer karakteri Ayşe ise, köyünden “artist” olmak için kaçmıştır. Dönem artist mecmualarının revaçta olduğu, bu mecmualardaki yarışmalara katılan kişilerin ünlendiği bir dalgalanmadır. Ayşe de köyünde bu mecmuaları okuyan, herkesin ona “Artist Ayşe” dediği bir yerdedir. Kendince de güzel ve yeteneklidir, “ne eksiğim var ki onlardan” diyerek, köyünden kaçıp, soluğu elbette İstanbul’da alır. Ve artistlik fotoğraf çektirmek için kendini Haşmet’in seyyar fotoğrafhanesinde bulur.

Fotoğraf çekimi esnasında başlayan diyalog sonucu Haşmet, Ayşe’yi bu durumundan caydırmak ister. Ama nafile, Ayşe’nin muhtaç olduğu popüler kültür kuvveti, damarlarındaki asil kanda mevcuttur. O, bunun uğruna İstanbul’a gelmiştir, ama bir tuzağın içindedir de, bu tuzaktan Haşmet sayesinde kurtulur. Haşmet ona evini barkını açar, doğruyu göstermeye çalışır, ancak yine iflah olmaz Ayşe, onun “neyi eksiktir” ki.  Bu sefer şarkıcı olmak için Haşmet’in yanından kaçar. Ancak yine bir tuzağa düşer ve yine ve yeniden Haşmet onu kurtarır. İlla artiz/şarkıcı olmak istiyorsa Ayşe, bunun için eğitim almasını öğütler Haşmet. Özgün bir şey yapmasını önerir. Ve ona yardımcı olmaya karar verir. Eski dostlarının kapısını çalar. Bunlardan biri de müzik yapımcısı bir arkadaşıdır.

Dönem de “batılılaşma” dönemidir. Yani batılı olmaya çalışma ve becerememe dönemi; edebiyatta, sosyal hayatta ve tabii ki müzikte de. Yerel olanın hor görüldüğü, talan edildiği, küçümsendiği bir dönemdir. Ancak Haşmet, müzik yeteneğini de kullanarak Ayşe’ye özgün, batı altyapılı besteler, aranjmanlar hazırlar. Bunları yaparken de toplumu hiciv eden şarkı sözleri de yazar. Birden parlayan, şan şöhret sahibi olan Ayşe, Haşmet’i unutur, hızla üretilen bir çalışmadan hızla tüketilen bir tuzağın kurbanı olmuştur. Soluğu yine Haşmet’in yanında alır, yani İstanbul’un, yani yitirilemeyen, nitekli İstanbul’un. Gerçek İstanbul ona kucak açar.

Atıf Yılmaz, filmde, eski ve yeniyi çok güzel karşı karşıya getirir. Ancak buradaki “yeni” olan, illa nitelik arz eden bir yeni değildir. Tüketime açık bir “yeni” anlayışıdır. Atıf Yılmaz filmlerinde genellikle zıtlıkları karşı karşıya getiren çatışmaları yapımlarında icra etmiştir: ezen/ezilen, işçi/patron, kadın/erkek, yeni/eski, kentli/köylü vb. gibi. Bu film de onun, eski/yeni çatışması ekseninde bize sunduğu en değerli çatışmalardan biridir.

Bu sefer yıl, 80’li yıllardır… Döneme ait olan popüler kültür “Arabesk” ‘tir, yani ne sanat ne de halk müziği diyebileceğimiz bir müzik türü(?), bir yaşam biçimidir. 60’larda yaşanmış olan batılılaşma sevdası yerini “Doğululaşma”ya bırakmıştır, ancak niteliksiz bir doğululaşmaya…

İstanbul, bu sefer özellikle Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinden gelen göçün hegamonyasındadır. Ve buradan gelen kitlelerin bir çoğu “Artist ve Şarkıcı” olma sevdasındadır.

Yavuz Turgul‘un 1987 yılında senaryosunu ve yönetmenliğini üstlendiği, iki bukalemun oyuncu Şener Şen ve Uğur Yücel‘in başrollerini üstlendiği “Muhsin Bey” filmi 80’li yılların popüler olan kültürünü yine İstanbul üzerinden harikulade kritik etmektedir.

Muhsin BEY

Filmin ana karakterlerinden Muhsin Kanadıkırık (Şener Şen), soyadı gibi kanadı kırık bir yaşam sürmektedir. Bir müzik yapımcısı olan  Muhsin Kanadıkırık, Türk Sanat Müziği tutkunu, eski Türk Sanat Müziği solistlerini hala huzur evinde ziyaret eden, onları anan, onların şaşalı günleri ile yaşayan, eski değerli ve nitelikli İstanbul günlerini ve insanlarını özleyen, dönemine ters ve uymayan, fötr şapkası, takım elbisesi ve pardesüsü ile (bu tipleme size “Aaaah Güzel İstanbul” filminden Haşmet İbriktaroğlu karakterinin giyinişini hatırlattı mı ?) bir “Türk Sanat Müziği” yapımcısıdır. Ancak dönem onu madden oldukça fakirleştirmiş, öyle ki ofis olarak bir kahve kenarında işlerini sürdürmekte ve dönemin “Arabesk” kültürüne ve müziğine direnmektedir.  Muhsin Bey de bir İstanbul Beyefendisi temsilindedir.

Diğer karakterimiz Ali Nazik (Uğur Yücel), Urfa’nın bağrından, İstanbul’a “Arabesk Müzik” şarkıcısı olma uğruna dayısının askerlik arkadaşı, müzik yapımcısı Muhsin Kanadıkırık‘ı bulmak için İstanbul yollarına düşmüştür. Kendine çok güvenen Ali Nazik, gelmiş olduğu Urfa’nın ünlenen şarkıcılarına özenmiş ve “benim neyim eksik” şiarıyla Muhsin Kanadıkırık‘ın kapısını çalmıştır. Ancak bu iş, o kadar kolay olmayacaktır. Muhsin‘in müzik anlayışı ortadadır.

Muhsin, Ali Nazik‘i bu sevdasından caydırmaya çalışasa da, Ali Nazik, onun kapılarında yatıp kendini kabul ettirmeye çalışır. Muhsin ise ancak bir şeyle ikna olacaktır. İlla şarkıcı olmak istiyorsa, niteliki olanı, yani geldiği toprakların Türk Halk Müziği ile bunu yapacaksa Ali Nazik‘e yardım edecektir. Ve başlar kolları sıvamaya. Aslında bu da Muhsin ve şirketi için son şanstır. O yine nitelik arz eden bir müzik ile – Türk Halk Müziği- bir şarkıcı piyasa kazandıracaktır. Hem de piyasada olana inatla, Arabesk’e olan inatla, yani  popüler kültüre olan inatla. Ve bununla ilgili Muhsin, bir yandan repertuar arayışıyla bir yandan da sahnede şarkı söyleme tarzına dair Ali Nazik‘i eğitmeye başlar. Ancak herşeye rağmen Ali Nazik‘in aklında, Urfalı hemşerilerinin uyguladığı Arabesk vardır. Başlayan mücadele sonrası Muhsin, varını yoğunu buraya koymaya başlar. Hatta öyle ki, bunun uğuruna hapis yatacak kadar. Kendini hapishanede bulan Muhsin, herşeye rağmen Ali Nazik‘in Türk Halk Müziği albümünü çıkarmış olmanın mutluluğu içindedir, peki ya Ali Nazik? İşte asıl soru da budur…

Ayu015Fe-Ali Nazik

Muhsin hapishanedeyken, Ali Nazik kendini pavyonlarda Arabesk şarkıcısı olarak bulur ve bu durumdan oldukça mutludur. Filmin bir sahnesinde söylediği şarkı gibi o eski halinden eser yoktur şimdi, amacına ulaşmıştır; hem de Muhsin‘i hiçe sayarak. Hapisten çıkan Muhsin, bu manzara sonrası, o yine halen gururlu, yitirmediği İstanbullulukla, yitirmediği değerlerle tek başına kalsa dahi, başı dik bir şekilde yaşamını sürdürür.

Bu filmde de popüler kültür, aktörlerini kullanmış olsa bile, temsil edilen İstanbulluluk ve geleneğe olan saygı ayakta kalmaya devam edecektir. Yavuz Turgul’da bu paralel hikayeyi oldukça güzel işlemiştir.

Hem Atıf Yılmaz hem de Yavuz Turgul farklı dönemlerde olsalar bile, yaşadıkları kapitalist düzenden ötürü yaşam bulan popüler kültürü eleştirmekten geri durmamışlar, İstanbul ve İstanbulluluk temsilini herşeye rağmen muhafaza etmemizi seyirciye vermek istemişlerdir. Bize kalan, değerleri unutmamamız, bir kenti korumamız, yeniliklere açık olup – nitelikli yenilikler – geleneği yeni ile harmanlamamızdır.

Mevzumuz, olmak ya da olmamak mevzusudur. Yani, Haşmet İbriktaroğlu/Muhsin Kanadıkırık’laştırdıklarımızdan mısınız, yoksa Ayşe/Ali Nazik’leştirdiklerimizden misiniz?