Not: Filmi izledikten sonra okumanızı tavsiye ederiz…

John Wick’te de emeği geçen eski dublör/aktör yeni yönetmen David Leitch‘in elinden çıkan Atomic Blonde, beklentileri karşılamış gibi duruyor.

Anthony Johnson‘un “The Coldest City” romanından uyarlanan filmin başrollerini Charlize Theron, James McAvoy, John Goodman gibi isimler paylaşıyor. Film, Berlin Duvarı’nın yıkılmak üzere olduğu kaotik, puslu zamanı ele alıyor. İkiye bölünmüş Berlin’in iki ayrı tarafına düşenler, gelip gidenler, mekik dokuyan ajanlar ve iki taraflı çalışan ajanlar… Tüm bunlar olurken, İngiltere için çalışan Lorraine (C.Theron) ve David (J. McAvoy) ise bu puslu havada kendi ve ülkelerinin çıkarları adına ipuçları arar.

Filmin ikinci yarısına doğru, kavga sahnelerinde yer yer kullanılan tek planlar teknik detay olarak muazzam bir yerde duruyor.

Saymakla bitmeyecek tarihsel hatalar barındırsa da, (ürünlerin, şirketlerin, kişilerin ve kıyafetlerin yanlış yerleştirilmesi) playlist skalasının genişliği rahatsız edici olsa da fena film değil Atomic Blonde. Bu hatalar dışında oyunculuklar kesinlikle kusursuz. Tutarsız, tahmin edilemeyen, psikopat rollerin hakkını fazlasıyla veren James McAvoy yine kendinden bekleneni fazlasıyla karşılıyor.

Film için, o sırada John Wick 2 filmi için hazırlanmakta olan Keanu Reeves ile birlikte çalışan, pratik yapan Charlize Teron’a da ayrı bir parantez açmak gerek. Kavga sahnelerinin muazzam olmasında büyük payı var.

Son anlarında twist üstüne twist veren filmin en son bombası ise, Lorraine Broughton’ın CIA yetkilisiyle bindiği uçağın Langley, Virginia’ya yani CIA merkezine hareket etmesi oluyor. Ve klasikleşmiş, izleyiciye son saniyede “demek ki başından beri…” dedirterek son noktayı koyuyor.