Yönetmen Sang-Ho Yeon‘un ilk live-action (animasyon olmayan, gerçek oyuncularla çekilmiş) filmi olan Busanhaeng (Train to Busan) Güney Kore sinemasının en çok izlenen filmlerinden biri olmuş durumda.

Başrollerini Yoo-Gong, Yun-mi Jung ve Sang-hwa gibi isimlerin paylaştığı film uluslararası alanda büyük ses getirdi.

Seok-woo, işiyle fazla vakit geçiren bir babadır ve dolayısıyla kızını ihmal etmektedir. Kızı ise Busan şehrinde yaşayan annesini görmek ister, Seok-woo, kızının ısrarları sonucu onu annesine götürmeye karar verir. Busan’a gidecek olan hızlı trene binerler ve bu sırada Güney Kore büyük bir zombi virüsü etkisi altındadır. Seok-woo, kızı ve diğer yolcular Busan’a gitmekte olan trende yaşam mücadelesi vermektedir.

Busanhaeng, 15 dakikalık giriş bölümünden sonra trenin hareket etmesiyle hızlı bir ritme bağlanıyor. Hikaye tıpkı trenin hızı, virüsün hızı gibi ilerliyor.

Filmin neredeyse tamamı trende geçiyor ve zombi kalabalığından kaçışın sınırlı alanda geçiyor olması filme klostrofobik bir atmosfer katıyor. (bu açıdan beni germe konusunda başarılıydı)

İyi bir baba olmanın ne demek olduğunu Busan’a giden trende öğrenen Seok-woo ve diğer yolcular üzerinden bir felaket ön izlemesi gösteriyor yönetmen.

İnsan, kendini kurtarmak için başkasını feda eder mi?
İnsan, hayatta kalmak için başkalarını ölüme atar mı?

Bunlar bana kalırsa önemli sorular, cevaplanması gereken sorular. Yönetmen tüm bu soruları cesurca soruyor ve aynı şekilde cevaplıyor.

Zombiler, zombilerden kaçış The Walking Dead dizisinde olduğu gibi değil, tamamen farklı. Walking Dead evreninde zombi felaketi cool bir hal alıyor. Aşk, seks, silahlar devreye girince hayatta kalma içgüdüsü değerini yitiriyor. Busan’a giden trende ise ateşli silahlar yok, seks yok, aşk hikayeleri yok. Yardıma gelen kimse yok. Sadece hayatta kalabilme isteği var.