Robert Pattinson ve Willem Dafoe ikilisinin muhteşem performansları ile göz dolduran The Lighthouse Cannes’den beş yıldız ile ayrıldı.

Cannes’de gösterilen filmlerin etkileri halen devam ediyor. Kimi filmler çok beğenildi kimi filmler geride kaldı. Rocketman‘ın büyük övgüler topladığı festivalde öne çıkan bir film daha vardı. The Lighthouse.  İlk uzun metrajlısı olan The Witch filminden sonra son yılların en iyi korku filmlerinden birine imza atan yönetmen Robert Eggers, bu yıl ikinci uzun metrajlısı olan The Lighthouse ile beyazperdeye geri döndü. 35 mm kamerayla siyah beyaz olarak çektiği film, eleştirmenlerden aldığı yorumlarla bu yılın en iddialı yapımları arasındaki yerini almışa benziyor. İzleyicileri 20. yüzyılda geçen bir gerilime davet eden film, artık iyice yaşlanmış ve ismi de Old (Yaşlı) olan bir deniz feneri bekçisini merkezine alıyor. Senaryosu da Robert Eggers ve kardeşi Max Eggers tarafından yazılan filmin görüntü yönetmeni ise Jarin Blaschke.

Yabancı basında ilgi gören Eggers’ın yeni gotiğini bir kez daha sinemaya soktuğu bu karanlık film, genelinde deniz atmosferi ile öne çıkan belgesel tadında, kurmaca bir başyapıt olarak çoğu eleştirmenin gözüne girmiş bulunuyor. Sinematografik olarak da beğenilen filmde yönetmen Eggers ve görüntü yönetmeni Blaschke, bu sade ve affedilmeyen atmosferden çok çeşitli görüntüleri hayal ederek izleyiciye resmediyor. Max Eggers ile birlikte senaryo yazarı olarak çalışan yönetmen, bu deniz efsanesini, doğaüstü güçler ve uzun süreli izolasyonun sarsıcı paranoyası ile eski mitolojik bir öneri ile filmi eritiyor. 1920’lerin sonlarından ve 30’ların başlarından itibaren düşük ışıklı siyah beyaz dokularda ve ince Movietone boyutunda çekilen filmde Dafoe ve Pattinson’un yüzleri zengin bir portreye dönüşüyor. ( The Hollywood Reporter)

Eggers izleyiciyi en baştan beri solgun bir atmosfere çekiyor. Rüzgarlar ve vurmalı çalgılar, çökmekte olan dalgaların ve acı rüzgarın karmaşık katmanları ile kaplanmış ses tonları ve balinaların çığlıkları ya da deniz canavarlarının kükremeleriyle karıştırılabilecek sis kemiği filmin içine karışarak izleyiciyi büyülüyor. ( Indiewire)

Daha önceki filmi The Wicth‘de 18. yüzyıla uzanan Eggers, yeni filminde 1920’li yıllara geçiş yaparak bir portreleme gücü ile karşımıza çıkıyor. Aynı zamanda New England gotiğinide göstererek sinemaya sokuyor. Tam olarak ne olduğunu anlayamadığımız karakterleri filmin atmosferine yedirerek bizleri adeta mest ediyor. The Witch kadar minimalist olmayan film daha çok bilinç akışını devreye sokuyor. Entellektüel bir yapıyada sahip olan film arka planı çok iyi kullanıyor ve hem psikolojiyi hem de felsefeyide işin içine sokarak fener gerilimi formatı olarak karşımıza çıkıyor. (Kerem Akça)

Robert Pattinson‘ın performansı aksanı ile göz dolduruyor. Böylesine cesaret isteyen bir rolü hakkı ile canlandırarak usta oyuncu Dafoe’nun neredeyse önüne geçecek kadar ilerliyor ama filmin esas adamı kesinlikle Willem Dafoe. Her iki oyuncu da sansasyonel karakterlere hayat veriyor ancak gösteriş gücü açısından da bu film Dafoe’un filmi. Huysuz, sakallı, yaşlı bir denizci olan Thomas Wake’i o kadar iyi oynuyor ki gözlerimizin önünde karmaşık ve katmanlı bir karaktere dönüştürüyor. (The Guardian)

Şimdiden korku klasikleri arasına gireceği konuşulan filmin ülkemizde ne zaman vizyona gireceği henüz belli değil.