Bir zamanlar kendimi
Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım.
Kaç metredir benim yokluğum?
Benden daha çok var sanmıştım.
Benim yokluğumdan dünyaya
Bir elbise çıkar sanmıştım.
Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
Sonunda ben de alıştım.
Ah…dedim sonra,
Ah! 

didem_madak

Doksan sonrası şiir söz konusu olduğunda ilk akla gelen isimler arasında yer alır. Didem Madak’ın ilk şiirleri Sombahar ve Ludingirra dergilerinde yayımlanmıştır. 1970, İzmir doğumlu şairin Grapon Kâğıtları (2000), Ah’lar Ağacı (2002) ve Pulbiber Mahallesi (2007) olmak üzere yayımlanmış üç şiir kitabı vardır. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Hukuk Fakültesi’ni bitirir. Özellikle son yıllarda giderek genişleyen bir okur kitlesine sahip olmuştur. Şiirlerini, ütüsüz ve buruşuk gezdirdiği ruhunun diyeti sayar. Ömrünü özlem duyduğu bir anneyle, kızdığı, fotoğraflardan kırpılmış bir babayla, ve annesinin adını verdiği kızı Füsun’la doldurmuştur.

”Genç bir kadın için tam bir yalnızlık mümkün olmuyor aslında. Eskiden cebimde bir falçata taşırdım mesela. Gecenin üçünde hiç korkmadan, arkamdaki ayak seslerini kollamadan, sokaklarda yalnız dolaşabilmek benim şiirime çok şey katabilir gibi geliyor. Ben sanırım yaşlanınca şu kabına sığamayan, çatlak ihtiyarlardan olacağım. Zaten şu an yazdığım şiirler beni, torunlarıma hayatımı anlatmak zahmetinden kurtaracak.” diyen şair ne yazık ki kanser nedeniyle 41 yaşında aramızdan ayrılmıştır.

Didem Madak şiirlerinde gündeliğin tüm sıradan ayrıntıları kullanılır. Şiirlerde orta ve alt sınıf insanların sesi duyulur. Özellikle kadınların yaşamlarından beslenir. Bu ayrıntılar onun şiirlerinin özgün yanıdır. Kadından beklenen ‘yumuşak’ dilin aksine erkek egemenliğine kafa tutan güçlü bir üslubu vardır. Onun şiirleri yaşadığımız coğrafyanın özellikle de bu coğrafyanın kadınlarının sesini duyurur.

       ” Her gün işe giderken karşılaştığım, boyozcunun yanında durup, boyoz yiyen insanları          hayranlıkla seyreden o kara köpeği, puf böreği gibi tombik elleriyle kabak seçen ev                hanımlarını, ucuzluktan alınmış bayramlıklarıyla kendilerinden pek memnun olan                    bayram çocuklarını hatırlıyorum. O zaman onları sandığımdan çok sevdiğimi anlıyorum.          Hepsi şiirime sızıyor o zaman.” 

Türk edebiyatında bütün kadın şairlerin yaşadığını o da yaşadı. Şairliğinden önce ‘kadınlığı’ vurgulandı. ‘Kadın şair’, ‘şaire’, hatta ‘bayan şair’ gibi isimler vurgulandı her zaman, ilk önce. Fakat onun özgünlüğü üslubundan geliyor.

İçimde yağmur duasına çıkmış birkaç köy
Birkaç köy sular altında.
Kalbimin doğusu,
Her resme güneş çizen bir çocuktu.

1796508_705030192853799_2114395923_n

Ah’lar Ağacı onun ikinci şiir kitabıdır. Sesinin tonunu emanet ettiği Ahlat Ağacına ithaf edilmiş bir şiir kitabıdır. Bütün ahlarını kağıda döküp ahlat ağacının dallarına tek tek asar. TDK’ye göre Ah, sesin tonuna göre pişmanlık, öfke, özlem, beğenme gibi duygular anlatan bir ünlemdir. Kitaba ismini veren Ah’lar Ağacı şiiri, onun en bilinen şiirlerinden biridir. Bu şiirinde Tanrı’dan ve ölümden sıkça bahseder. Yine gündeliğin ayrıntılarıyla meseleler sorgulanır. Karşımıza Yıldırım Gürses, Ayşecik, kırık vazo, parçaları kırılmış bir hayat ve başrolde oldukları yani üst sınıflardan geldikleri için asla “karnabahar” pişirmeyen kadınlar çıkar. Kediler, kadınlar, muhabbet kuşları, gözyaşları… Hepsi birden onun şiirlerinde gerçekçi bir şekilde yer alır. Annesini küçük yaşta kaybeden Madak, yalnızlığını, acılarını, hüzünlerini hayatın basit ayrıntılarıyla savmaya çalışır. Bu kitabındaki şiirlerinde sürekli kendisiyle konuşma hâlindedir. Bu yüzden çoğu zaman ‘iç sesi’i dökülür kağıda.

Bıçağın ucundaydı insanların hafızası
insan unutandır
ve insan unutulmaya mahkum olandır.
tanrı şöyle derdi o zaman:
ah!

Şiirleri kimi zaman İzmir’de bir bodrum katında kimi zaman ise İstanbul’un yoksul bir semtinde geçer. Bu mekânlar ezilenlerin sesinin duyulduğu mekânlardır. Şiirlerinde özellikle çocukluk anılarından beslenir, bu yüzden masal ögeleri çoktur. Aynı zamanda sınıfsal eşitsizliklere yönelik eleştirel bir bakış açısı vardır:  Maaş kuyruğunda bekleyen fötr şapkalı kelimeler, çürük dişleriyle saf ve pembe gülümseyen insanlar, duvarları şiir ve türkü söyleyerek sıvayan esmer işçiler, bodrumda yaşayan kızlar, kağıt toplama işiyle geçinen kadınlar…

çiçekli şiirler yazmak istiyorum bayım!
çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
bilmiyorsunuz. darmadağın gölgemi
çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.

kasımpatıları kadar acı kokuyorum biliyorum.
ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen
yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?
bir gül, bir güle derdi ki görse
yalan söylüyorum
güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım.