Hani bazı filmler ve yönetmenler vardır, etrafınızdaki insanlara anlata anlata bitiremezsiniz. Öve öve, yerlere göklere sığdıramazsınız. İşte benim için de anlatmayı çok sevdiğim filmlerin yönetmenidir Christopher Nolan. Bu zamana kadar sayılı olarak çektiği filmlerinin arasında birisi için de “Yok ya bu film olmamış…” dememişimdir. Çünkü onun filmleri kurgusundan müziklerine, oyuncularından kamera açılarına kadar hep bir bütün olmuştur.

En son 2014 yılında çekilmesi mucize, anlaması zor, kafada birçok soru işareti bırakan, kimilerince çok sevilen kimilerince hiç sevilmeyen Insterstellar‘dan sonra Nolan, bu kez tam tersi anlaması kolay ama sizi adeta uçuran ve sınırları zorlayan bir film ile karşımıza çıkıyor. Konu olarak oldukça bilindik bir hikayeyi işliyor filmde. İkinci Dünya Savaşı’nın dönüm noktası yani Dinamo Operasyonu Dunkerque Tahliyesi: Almanlar Heinz Guderian komutasında 25 Mayıs 1940’da Fransa’yı işgal etmiş ve Naziler büyük bir hızla ilerlemekteydi Fransa’nın sahil kentlerine doğru. İngilizler bölgeye Fransa’yı desteklemek için oldukça büyük bir askeri güç göndermiş ancak, yıldırım hızıyla ilerleyen Naziler’in önünde hiçbir şey duramamıştı. İşte bu kritik dönemde 400 bin askerden oluşan İngiliz ordusu, Belçika- Fransa sınırındaki sahil kenti Dunkerque’ye çekilmiş ve burada adeta kapana kısılmıştı. Çünkü Almanlar hem Fransa’nın içinden hem de Belçika’dan bu bölgeye doğru ilerlemekteydi. Heinz Guderian, Dunkerque’yi ele geçirmek istiyordu ve burada başka bir ordu ile birleşerek güçlü bir şekilde saldırıya hazırdı. Ancak düşmanın bir türlü durdurmayı başaramadığı Guderian’ı  Hitler durdurdu. Almanlar dolu dizgin ilerlerken tam bu anda Hitler‘in kesin bir emri geldi ve operasyon bir gün bekletildi ve 48 saatlik bir gecikme yaşandı. Tam bu noktada İngiliz General tahliye istemiş ve Churchill emrinden bir gün önce tahliyeler başlamıştı.  İngiltere oldukça ilginç bir tahliye planı uygulamış, balıkçı teknelerinden tutun savaş gemilerine kadar pek çok gemi bölgedeki İngiliz ve Fransız askerlerini İngiltere’ye tahliye etmek için harekete geçmişti. Günlerin değil saatlerin sayıldığı böylesi bir durumda, İngilizler ilk etapta bir parça askeri çekmesine rağmen Almanların yoğun bombardımanında yüzde 20’lik bir gemi filosu yerle bir olmuş, bunun üzerine daha çok gönüllülerden oluşan ikinci bir filo yola çıkmıştır.

Ana konuya fazla odaklanmayan Nolan, bunun yerine olayın kendisini, savaşın en sert tarafını izleyicinin yüzüne bir tokat gibi çarpmakla yetinmiş. Teknik anlamda da bir hayli döktürmüş. Film 15/70 geniş açı Imax ile çekilmiş ve Dunkirk’te her detayı yakalayabilen iyi bir görüntü yönetmeni olan Hoyte Van Hoytema‘nın elinde harika bir tercihe dönüşmüş.

Sessiz ve gergin bekleyişin iliklerinize kadar hissedildiği, sahili bombalamak üzere yaklaşan uçakların motorlarının seslerinin uzaktan hafifçe belirerek gelmeye başladığı andan itibaren giderek artan seviyelere ulaşması süreci ve akabinde gelen bomba ve mermi yağmurunun seyirciye verdiği sarsıcı ve rahatsız edici hissin bir de o kuvvetli sinematografiyle birleşmesi filmde birden fazla kez yaşanan zirveler olmuş.

Nolan, aklınıza gelebilecek o klasik silahların ateşlendiği, çatışmanın bol olduğu, kavgalı dövüşlü ve bir o kadar da kahramanlığa ve fedakârlığa dayalı bir savaş filmi değil de, tam tersine az diyaloğun olduğu bir savaşın gerçek yüzünü bize sunuyor ve savaştaki askerlerin yaşadığı psikolojiyi iliklerimize kadar hissettiriyor.  Savaşı üç farklı şekilde hem karada, hem denizde, hem de havada yaşıyorsunuz. Filmde kullanılan bir saat, bir gün ve bir hafta şeklinde anlatılan zaman olgusuna dayalı olaylar belli bir süre sonra iç içe giriyor ama o sade anlatımını hiçbir zaman geride bırakmadığı gibi seyirciyi de yormuyor. Bu durum yine Nolan’ın kendine has tarzının başarısını gösteriyor.

Filmin en başarılı noktası ise kesinlikle müzikleri. Bir kez daha müzisyen Hans Zimmer ile çalışan Nolan, Zimmer‘a “Öyle bir şey yarat ki izleyici savaşı an ve an hissetsin” demiş olmalı ki, bestelerinin kattığı etki ve verdiği gaz ile kendinizi tamamen filmdeki karakter ve olaylar ile bağdaştırıyorsunuz. Savaşı o an gerçekten yaşıyorsunuz! Havada uçan filolar düşmanları “ha vurdu ha vuracak” derken araya giren Zimmer’ın tınıları ile gerilmemek elde değil. Filmin kurgucusu Lee Smith‘in söylediğine göre ise, soundtrack’te kullanılan saat tik takları bizzat Hans Zimmer tarafından Christopher Nolan‘ın kol saatinden kaydedilmiş.

Dunkirk’te Fion Whitehead, Cillian MurphyTom Hardy‘nin oynadığı karakterlerin yanı sıra, Tom Glynn-Carney ve Harry Styles daha küçük ve destekleyici rolleri ile tatmin edici kemerler oluşturmayı başarıyor. Aynı şekilde, Albay Winnant ve Commander Bolton’ı canlandıran James D’Arcy ve Sir Kenneth Branagh sınırlı gösterimlerinden en iyi şekilde yararlanarak dikkat çekici performanslar sergiliyorlar. Dunkirk’te mahsur kalan İngiliz askerlerini küçük teknesiyle Manş Denizi’nden İngiltere’ye taşımaya çalışan sivil bir İngiliz centilmeni rolüyle karşımıza çıkan Mark Rylance ise adeta filmde parlıyor.

Dunkirk, son dönemin en eşsiz, en özgün, en ruha işleyen filmlerden biri ve sevseniz de, sevmeseniz de, sinemada yaşayacağınız nadir ve eşsiz deneyimlerden. Mükemmel müzikleri, oyunculukları, prodüksiyon dizaynı, sinematografisi ve son derecede heyecanlı sahneleri ile görülebilecek en büyük ekranda görülmeyi hak ediyor. Nolan’ın en iyi filmi değil belki ama kesinlikle onun en takdir edilesi işi.