Dikkat! Filmi izledikten sonra okumanızı tavsiye ederiz…

1999 yılı… Liseyi yeni bitirmiştim. Hatırlıyorum. Ergen dönemlerim artık sona ermiş, üniversite hazırlık heyecanlarım başlamıştı. O zamanlar hayatım kitap okumak, resim yapmak ve film izlemekten ibaretti. Dışarı çıkıp eğleniyordum da, ama öyle çok da değil. Derken, bir arkadaşım, “Bak çok iyi bir film var mutlaka izlemelisin” demişti. Sinemaya gittim, bir bilet aldım. Filmin adı American Beuty idi.

Sonra üniversiteyi kazandım. Bölümümde Sosyal Psikoloji dersi alıyordum. Hocamız karşımıza geçip, bir filmi incelememizi ve bunun psikolojik analizini yapmamızı istemişti. Önünde, tam 50 film vardı. Derken başladı saymaya “Şu kişi şu film”, “Bu kişi bu film” diye. Sıra bana geldiğinde “Evrim, senin filmin American Beauty” dedi. İnanamadım. Film, iki sene sonra bir kez daha karşımdaydı. Hemen bir DVD’sini aldım ve her kelimesine, her saniyesine kadar inceledim filmi. İlk izlediğimde başlarda kavrayamamıştım bir grup tuhaf insanı. Ama iki yıl sonra izlediğimde, her şey çok daha mantıklı hale gelmişti. Hele o poşet sahnesi… Dedim ki, “Sam Mendes ve Alan Ball, siz bir dahisiniz”.

PDVD_173

Filmin senaristi Alan Ball ve yönetmen Sam Mendes, herkesin imrendiği Amerikan yaşantısına, farklı bir gözle, derinlere inerek, Amerikan aile yapısının karşıdan görüldüğü gibi olmadığını, farklı bir dram atmosferi içinde, psikolojik olarak fazlasıyla irdeleyerek gözler önüne seriyor…

“Adım Lester Burnham. Burası benim mahallem. Benim sokağım. Benim hayatım. 42 yaşındayım. Bir yıldan kısa bir sürede… Bakalım ne olacağım. Elbette, bunu daha bilmiyorum. Bir bakıma zaten yaşlıyım. Bana bakın. Duşta kendimi tatmin ediyorum.  Günümün en keyifli anı bu olacak. Sonrası ise hep yok olacak…”

Böyle diyor Lester, filmin açılışında. Adamın iç dünyası ile savaş halinde olduğunu hemen anlıyorsunuz. Hayatı istediği gibi şekillenmediği için bu adamın başka değişimlere sürükleneceğini çözmemek içten değil.

Film, sıradan bir hayat sürüyormuş görünümündeki Burnham ailesini konu alıyor. Lester Burnham (Kevin Spacey) kendi halinde yaşayan, eşi ve kızının gölgesinde kalmış ve bir nevi pısırık olarak tanımlanabilecek, sıkıcı işi olan bir aile babası. Lester, obsesif ve hırslı bir kadın olan eşi Carolyn Burnham (Annette Benning) ve ergenliğin her türlü isyankar tarafını göstermeye hazır kızı Jane Burnham (Thora Birch) ile yıllardır aynı monotonlukta bir hayat sürmektedir. Bu uyuşmuşluk hali Jane’in amigo kızlık yaptığı bir gösteriye kadar sürer ve orada Lester kendi uyanışını gerçekleştirir.  Gösteride karşılaştığı kızının da arkadaşı olan Angela Hayes’e (Mena Suvari) duyduğu ilgi pek çok şeyin başlangıcı olur. Spor yapmaya başlar. Patronunun yıllardır çalıştığı işinden onu çıkarmaya çalıştığı noktada biraz da şantajı kullanarak yüklü bir tazminatla ayrılıp daha hafif bir iş bulur ve gençliğinden beri hep hayalini kurduğu o kırmızı spor arabayı alır. Karşılarına komşu olarak, aşırı homofobik ve firijid albay, depresif karısı ve meraklı, sürekli çevreyi kamerayla kayıt eden oğulları Ricky Fitts’in (Wes Bentley) üyelerini oluşturduğu bu ailenin de katılması ile olayların akışı giderek hızlanır.

American-Beauty

Özetle film şunu anlatır. İnsanlar hiç bir zaman birbirleriyle sağlıklı iletişim kuramamıştır… Bunların en başında da söylenen sözü dinlememe yatar.. Bu da çok ağır sorunlar meydana getirir. Ufak tefek şeylerden ötürü yanlış anlamalar ve ailenin bir hiç uğruna dağılmasından doğan oluşabilecek rezil durumlarda vardır. Bu kavramların oluşumunu fazlasıyla veren filmde, ders çıkarılması gereken bir çok yer var. Bunu yakalamanın gerçekten önemli olduğunu düşünüyorum.

Biraz da filmin yapım sürecinden bahsedelim… Senaryo Alan Ball‘a ait. Six Feet Under gibi mükemmel ötesi diziyi hayatımıza sokan eden Ball,  bir röportajında, sokakta gördüğü poşetin rüzgarda sanki yüzermişçesine yaptığı akıştan etkilenerek bu filmi kaleme aldığını söylemiştir. Ne sahne ama… Derken Mendes ile tanışmış. O zamanlar Six Feet Under dizisinin müptelası olan Mendes’e, Ball, elinde bir senaryo olduğunu söylemiş. Mendes bir solukta okumuş senaryoyu. Filmin yönetmeni Sam Mendes, tiyatro kökenli. Sinema sektörüne geçmeden önce, Amerika’da ve İngiltere’de birçok tiyatro oyunu yönetmiş. Oyunlarından birini izleyen Steven Spielberg tutmuş onun elinden. Bu film içinde en büyük destekçisi yine Spielberg olmuş. Film ile ilgili bazı sahneleri değiştirmiş Mendes. Fazla bulduğu diyalogları çıkarmış. Tabii hepsini Alan Ball onayı ile gerçekleştirmiş. Filmin müzikleri için Thomas Newton‘a teklif götürmüş. Çok da iyi yapmış. Newton, filmin dinamik yapısına uygun hazırladığı soundtracki ile bugün bile halen dinleniliyor. Bir röportajında şöyle demiş Mendes, “Bir filmi film yapan müzikleridir. Seyircinin etkilenmesi, hem filmi izlemesi hem de o müzik ile hayal kurması benim için önemli. Benim filmimde bunu yapacak en iyi kişi kuşkusuz ki Thomas olmalıydı”.

Sanatsal olarak yaratılan sahneleri de atlamamak lazım. Lester’ın gördüğü rüyalar ve kurduğu fantezilerden oluşan kareler hem Mendes’ın bakış açısını hem de Ball’ın kalem gücünü gösteriyor bize. Angela’yı küvette güller içinde resmettiği kare adeta bir tablo gibi parlıyor. Güllerin yavaş yavaş üzerinden dökülmesi de o tabloya kıpkırmızı bir renk katıyor. İster istemez Amerikan Güzeli filmi bizde, “acaba bunun adı bir gül ismimi” şeklinde sorular sormamıza neden oluyor. Çok akıllıca. Filmin psikolojik analizini yaptığım zaman şöyle bir durum oluştu kafamda. Bence American Beauty bir gül çeşidi. Bolca arzı endam eden güller ve gül yaprağı sağanakları filmin adıyla bir bütünlük oluşturuyor. Film, bu tarz Amerikan vari banliyö ev yaşamının saçma taraflarını bize, dışarıda çok güzel gösterirken, içeride farklı olana gönderme yapan ironik bir seçime dönüştürüyor.

American-Beauty-Mena-Suvari

Ve “Hayat ufak ayrıntılarda gizlidir” felsefesini betimlemek için kullanılmış o poşet sahnesi… Bir sinematografi şaheseri… O, uçan torba bize neyi anlatıyor? Bence, hayatta bazı küçücük ayrıntılar sanıldığı kadar önemsiz değildir. Neticede hayat bir bütündür ve bazen insan o torba gibi konmaya çabalarken uçar gider ve kondukça rahat batar, tekrar uçar… Tıpkı aynı suda iki kere yıkanamayacağını bilmen gibi. Bu sahneyi en özel kılan etkenlerden biride Rick’in kurduğu cümlelerdir.

“Çektiğim en güzel şeyi görmek ister misin?

Kar yağışına dakikalar kalan günlerden biriydi. Hava elektrik yüklüydü. Neredeyse duyabiliyordun.
Ve bu torba oradaydı. Benimle dans ediyordu; oynamam için yalvaran küçük bir çocuk gibi.
15 dakika için. İşte o gün fark ettim. Her şeyin ardında hayat vardı. Ve iyilik dolu, inanılmaz bir güç.
Korkmak için hiç bir neden olmadığına inanmamı istiyordu. Hem de hiç.

Video, zavallı bir bahane, biliyorum.
Ama hatırlamama yardım ediyor.
Hatırlamaya ihtiyacım var.
Bazen öyle çok güzellik var ki dünyada.
Dayanamayacağımı hissediyorum.
Ve kalbimin içine kapanacağını..”

Oyuncular o kadar başarılı ki bu filme de yansıyor ister istemez. Seyirciye Mena Suvari ve Thora Birch arasında seçim yaptırmaya, Kevin Spacey‘nin harikalar yarattığına, Anette Bening‘e acımaya, Wes Bentley‘e üzülmeye, Chris Cooper‘dan nefret etmeye kadar yaratılan karakterler harika tasvir ediliyor. Hal böyle olunca, muhteşem performanslarını konuşmaya bile gerek kalmıyor.

1999 yılının bol akademi ödüllü filmi, En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu (Kevin Spacey), En İyi Kadın Oyuncu (Annette Bening), En İyi Özgün Senaryo, En İyi Kurgu, En İyi Görüntü Yönetimi ve En İyi Özgün Müzik olmak üzere tam 8 dalda ödüle layık görülüyor.

Kısacası aldığı ödülleri hak etmiş, ilginç finali ile şok etkisi yaratmış bir filmdir American Beauty. Aynı zamanda size birçok konuda sorgulama imkanı sunan da bir yapım. Tüm bunların dışında, bir de işin şöyle bir tarafı var. Artık ne zaman yolda ya da orada burada rüzgarda uçuşan bir poşet görsem, mühim bir şeyi bana anımsatan bir film olarak hafızamda, hatta hepimizin hafızasında yer eder…

Neyi?
Hayatın güzelliğini…
Çünkü, “Her şeyin ardında hayat vardır…”

Lester’ın son repliği ile yazımızı kapatıyor, bu filmi mutlaka ama mutlaka izlemelisiniz diyorum…

“Ölmeden önceki son saniyede tüm hayatın gözünün önünden geçermiş… Her şeyden önce o bir saniye, saniye falan değil. Bir zaman okyanusu gibi, sonsuza dek uzayıp gidiyor. Benim için, izci kampında sırt üstü uzanıp kayan yıldızları seyretmekti… Sokağımızdaki ağaçların sarı yapraklarıydı. Büyükannemin elleri ve parşömene benzeyen derisiydi ve kuzenim Tony’nin gıcır gıcır Firebird’ünü ilk görüşümdü. Ve Janie ve Janie ve Carolyn. Sanırım başıma gelen şey için fena halde kızabilirdim… Ama dünyada bunca güzellik varken kızgın kalmak oldukça zor. Bazen hepsini bir anda görüyormuşum gibi geliyor ve bu çok fazla.. Kalbim, patlamaya hazır bir balon gibi doluyor. Sonra sakinleşmeyi hatırlıyorum… Tutunmaya çalışmaktan vazgeçmeyi. O zaman yağmur gibi üstümden akıp geçiyor. Ve sonsuz bir minnet duyuyorum. Küçük, aptal hayatımın her bir anı için. Eminim neden bahsettiğim hakkında hiçbir fikriniz yok. Ama merak etmeyin. Bir gün anlayacaksınız…”