“Bugün beş oldum. Dün gece Gardırop’ta uyumaya giderken dört yaşındaydım, ama karanlıkta Yatak’ta uyandığımda beş olmuştum, abrakadabra. Ondan önce üç, daha önce iki, daha da önce bir, daha daha önceyse sıfırdım. “Ben hiç eksi sayılar oldum mu?”

Başkahramanımız Jack’in beşinci yaş gününde, bu cümleyle başlıyor hikayemiz ve göz açıp kapatıncaya dek bitiveriyor. Room, Lenny Abrahamson‘un yönettiği ve senaryosunu Emma Donoghue‘nun 2010 yılında yazdığı aynı adlı kitaptan uyarladığı 2015 Kanada-İrlanda yapımı dram-gerilim filmi olarak karşımıza çıkıyor. Filmde, Brie Larson, Jacob Tremblay, Joan Allen, Sean Bridgers ve William H. Macy gibi oyuncular yer alıyor. Özellikle de Brie Larson ve Jacob Tremblay’in muhteşem oyunculukları ve performansları filmi zirveye taşımayı başarıyor.

room-trailer

Emma Donoghue’nun bire bir gerçek olaylardan zekice ve neredeyse kusursuz bir şekilde kurgulanmış hayat romanı olan “Room” yayınlandığı ilk dönemde çok satanlar listesine girmiş ciddi bir okuyucu kitlesine ulaşmıştı. Kitap 2008 yılında Avustralya’da yaşanan bir olayı anımsatıyordu herkese. Evinin altındaki sığınakta öz kızını 24 yıl boyunca hapsedip tecavüz eden Avusturyalı sapık bir babanın kızına yaşattığı bu trajedi unutulmadı. “Room” kitabında da işlenen benzer bir hikaye ise kimilerini rahatsız etti kimilerinin hoşuna gitti. Kitapla aynı çizgide ilerleyen film ise insanda ciddi bir duygu yoğunluğu bırakıyor. Film, 19 yaşındayken Yaşlı Nick tarafından kaçırılan Anne  ve kaçırılmasından iki yıl sonra dünyaya gelen Jack’in dışarıdan yalıtılmış, tek doğal ışık kaynağı ulaşılamayan tepe penceresi olan, havalandırması bile özel tasarlanmış Oda’da yaşadıklarını konu ediniyor. Oda denilen bu yer televizyon, bir yatak, bir masa, iki sandalye, gardırop, elektrikli ocak ve küvetten ibaret. Anne ve Jack bu küçük dünyanın içinde hapsediliyor. Günler yemek yeme, yıkanma, beden eğitimi, oyun, televizyon izleme ve uyuma hiç değişmeyen bir sırayla her gün tekrarlanıyor. Jack seviyor bu sırayı, kendini güvende hissediyor. Jack’in Gardırop’ta uyumasını mecbur kılan günlük rutinin bir parçası daha var. Geceleri gelen Yaşlı Nick. Yaşlı Nick, Anne ile yatakta uyuyor ama önce Yatak’ı gıcırdatıyor. Jack uyumadan önce gıcırtıları sayıyor. 217 gıcırtı. Sonra da dişlerini sayıyor. Defalarca. Anne küçük Jack’i içinde bulundukları durumun gerçekliğinden her zaman koruyor. Çünkü Jack, küçük bir odada dünyaya geldi ve dış dünyayı hiç görmedi. Bu yüzden anne onu elinde olan imkanlar ile büyütmek zorunda olduğu için o an oda hangi şartları gerektiriyorsa onu yaşatıyor. Fakat Jack beşinci doğum gününde olayı artık anlamaya başlıyor ve anne onun yaşının yeterli olduğunu düşünüp ona bir kaçış planı sağlıyor. Anne, Yaşlı Nick’in işten kovulduğunu öğreniyor ve bunun onların güvenliğini etkilemekte olacağını hissediyor. Artık sıra dış dünyaya açılmaya geldiğinden Anne,tüm riskleri göze alarak Jack’in ortaklığıyla beraber planını etkinleştirmeye başlıyor. Bundan sonrasında ise hem annenin hem de Jack’in dış dünyada başlayan yeni hayatları, zorlukları ve bilinmezlikleri devreye giriyor.

room-trailer1

Filmde yaşanan dram kurgusu izleyiciyi bazı temel düşüncelerede sürüklüyor. Film, gerçek hayattaki Anne ve Jack’lere üzülmek değil burada sadece bahsettiğim; medya etiğinden, aile bağlarına, tecavüzcüden çok mağduru ve çocuğu suçlayan akrabalara pek çok konuda -maalesef- gerçekte de var olan acı verici durumları gözler önüne seriyor. Ayrıca anne ve çocuk arasında geçen o güçlü bağda bir şekilde etkilenmemize hatta duygu yoğunluğumuzun artmasına da sebep oluyor.

A24 Films şirketinden çıkan film ilk olarak 4 Eylül 2015 tarihinde Telluride Film Festivali’nde gösterildi ve tüm eleştirmenler tarafından çok beğenildi. Anne rolünü canlandıran Brie Larson göz dolduran performansı ile bileğinin hakkı ile Altın Küre’de “En İyi Kadın Oyuncu” dalında ödül aldı. Çocuk rolünü üstlenen Jacob Tremblay ise kız güzeli mi, yoksa erkek güzeli mi olduğunu kestiremediğimiz Jack karakteri için biçilmiş kaftan. “Bir çocuk bu kadar mı güzel olur?” demeden kendinizi alıkoyamıyorsunuz. Yaşlı Nick’e hayat veren Sean Bridgers‘da her ne kadar rolü icabı itici ve nefret edilesi bir karakter olsa da göründüğü birkaç sahnede izleyiciyi kendine çekmeyi başarıyor. Filmin yönetmeni Lenny Abrahamson’a aslında o kadar uzak değiliz. Çünkü, kendisi en son 2014 yılında Michael Fassbender‘ın başrolünü üstlendiği Frank filmi ile harikalar yaratmış önemli bir kitleye ulaşmıştı. Room filmi ile de uzun bir süre hafızalarda yer edineceğine eminim. Filmin görüntüleri de gerçekten çok hoş. İki bölüme ayrılan filmde adından da anlaşılacağı üzere önce odanın yansımasını, ikinci bölümde ise dış dünyayı görüyoruz. Yer yer karanlık tasvir edilen atmosfer anne ve çocuk arasında gelişen güçlü bağ renkleri ile filmin sıradan olma olgusunun önüne geçiyor. 

Room filmini izlemeden önce şu aralar raflardaki yerini alan kitabını okumanızı tavsiye ederim. Zira filmde kitapta yer alan bazı önemli olduğunu düşündüğüm bölümler çıkartılmış. Bu yüzden hikayenin tam içine girmeniz için kitaba ihtiyacınız var. Beklentileri tam anlamıyla karşılayan duygu yükü ağır, fazlaca içsel ve samimi bir film Room. İnsanı gerçekten ağlatmayı başarıyor. Yazıyı kitaptan bir alıntı ile kapatıyorum. Anne kaçma planını Jack’e anlatıyor;

”Monte Kristo Kontu’nu hatırlıyor musun?”

”Bir adadaki zindanda hapsedilmişti.”

”Hı-hı, ama nasıl çıktığını hatırlıyor musun? Ölen arkadaşıymış gibi yaptı, kefene sarındı ve muhafızlar onu denize fırlattı ama Kont boğulmadı, sarıldığı bezden kurtulup yüzerek kaçmayı başardı.”

”Hikayenin sonunu da anlat.”
Anne elini sallıyor. ”Bu önemli değil. Asıl mesele, Jack, işte senin yapacağın da bu.”

”Denize fırlatılmak mı?”
 ”Hayır, Monte Kristo Kontu gibi kaçmak.”

 Yine kafam karışıyor. ”Ölü bir arkadaşım yok ki.”


”Yani sen ölmüş gibi yapacaksın diyorum.”

Ona bakakalıyorum.

”Aslında lisedeyken seyrettiğim bir oyuna daha çok benziyor. Juliet diye bir kız, sevdiği oğlanla kaçmak için ilaç içerek ölmüş gibi yaptı, ardından birkaç gün sonra uyandı, ta-ta.”

”Hayır, onu Bebek İsa yaptı.”

”Ah-tam olarak değil.” Anne alnını ovuşturuyor. ”O aslında üç gün boyunca ölüydü, sonra hayata geri döndü. Sen hiç ölmeyeceksin ki, sadece oyundaki kız gibi numara yapacaksın.”

”Bir kız gibi nasıl yapılır bilmiyorum ki.”

”Hayır, ölmüş gibi yapacaksın.” Anne’nin sesi biraz hırçın.