Tiyatro Marti LOGO (1)

Tiyatro…

Yunanca “theatron” “izleme yeri” anlamına gelen, büyülü sözcük.

Dyonysos – Bağbozumu – şenlikleriyle başlayan hikayemiz günümüze kadar ve herşeye rağmen sürmekte. Aiskhylos, Sophokles, Euripides‘in tragedyaları ve Aristophanes, Platus gibi antik dönem yazarların komedyalarıyla adımların atıldığı; Aristoteles‘in Poetikası ve Horatius‘un Ars Poetikası’yla kuramsallaşan; Shakespear‘in yapıtlarıyla dramatik yazında başka yönlere giden; Diderot ile oyunculuk alanına kafa yorulmaya başlanan; Stanislavski‘nin oyunculuğun temellerini sağlam donelere dayandırması ve de Meyerhold ve Brecht gibi ona karşıt  “Karşı Gerçekçi” kuramcılarla evrilen; Commedia dell`Arte, Noh (Naguka) Tiyatrosu gibi her ülkenin  kendi geleneksel anlayışına göre şekillenen sanat dalı. Ülkemizde de yukardaki sıralanan tüm ekol ve akımlarla birlikte, bize has olan geleneksel tiyatromuzun Muhsin Ertuğrul, Haldun Taner, Vasıf Öngören, Güngör Dilmen, Metin And, Sevda Şener, Zehra İpşiroğlu gibi yazar/kuramcı/yönetmenler; Güllü Agop‘tan Kavuklu Hamdi‘ye, Naşit Bey‘e, İsmail Dümbüllü‘ye,  Afife Jale‘den Cahide Sonku’ya Yıldız Kenter‘e, Müşfik Kenter‘den Genco Erkal‘a, Erkan Yücel‘den Münir Özkul‘a, Ferhan Şensoy‘a, Şener Şen‘den Kemal Sunal‘a kadar evrilen, gelişen nice oyuncularımız; Darülbedai‘den Şehir Tiyatrosu‘na ve Devlet Tiyatrosu‘na, Dostlar Tiyatrosu‘ndan Kent Oyuncuları‘na, Ankara Sanat‘tan Dormen Tiyatrosu‘na, Orta Oyuncular‘dan Oyun Atölyesi‘ne ve de günümüzde Kumbaracı 50 ve alternatif tiyatro ekiplerine uzanan bir sürece şahit olduk ve olmaktayız. İşte bu ekiplere yeni, çok taze katılan bir tiyatro daha: Tiyatro Martı.

Tiyatro Martı, Zeynep Özyağcılar tarafından kurulmuş yeni bir soluk. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu oyuncusu olan Zeynep Özyağcılar, derdi olan bir tiyatro insanı, aynı zamanda da bir “Kadın Hakları” aktivisti. İstediği, hayal ettiği tiyatro anlayışını; özgür ve kolektif bir şekilde yapabilmek adına elini taşın altına koyar ve adıyla müstesna olan bu tiyatroyu kurmaya karar verir. Repertuar tiyatrosu olma yolunda ilk oyunları “Uçlar” ile başlayan bu serüven, şimdi buna ek olarak “Hoşgeldin Boyacı” ile sürüyor. İki oyunları da, bazen ayrı bazen de aynı şehirlerde tatlı bir rekabet içinde seyircilerle buluşmakta.

Hosgeldin Boyaci AFIS

Yaklaşık bir yıldır oyun izlemeyen ben, akademik alanıma çok haksızlık ettiğimi düşünüyordum; ama yine de bir oyun izlemek için “bir itki” beklemekteydim. Öyle bir durum olmalıydı ki “Evet, artık ben bir oyun izlemeliyim” demeliydim. Ve bu itki, Tiyatro Martı‘nın ikinci oyunları olan “Hoşgeldin Boyacı” oldu. Sevgili editörüm Özlem Özakdoğan’ın benden ısrarla bir tiyatro yazısı kaleme almamı istemesi üzerine de, Tiyatro Martı‘nın bu eşsiz iki oyununu izledikten sonra yazmaya karar verdim. Ama bu yazı, bir tiyatro kritiğinden daha çok, bir tanıtım/duyuru/beğeni niteliğinde bir yazı olacak. Ancak, yazıma Tiyatro Martı‘nın ikinci oyunu olan “Hoşgeldin Boyacı” ile başlama zarureti içinde hissediyorum kendimi. Neden mi ?

Çünkü, fazlasıyla özel bir nedeni var benim için. Sevgili Zeynep Özyağcılar ve “Uçlar” ekibi de bu nedenimi  anlayacaklarında hak vereceklerdir.

Yazımın yukarıdaki paragraflarında dile getirmiş olduğum aktör ve aktristlerimizin bazılarını sahnede izledik, bazılarını da sinemada ve televizyonda. Ve bunlardan bazılarına ben ve benim jenerasyonum ne yazık ki sadece ve sadece sinema ve de televizyon projelerinde denk geldik. Çünkü, bu aktör ve aktristler, ya kurumsal tiyatroda çalıştıkları için erken emekli olup ayrılmışlar ya küskünlük yaşayıp bir daha sahneye geri dönmemişler yahut da televizyon/sinema işlerinin yoğunluklarından sahneye zaman ayıramamışlar. Belki de onları heyecanlandıracak projerlerle de karşı karşıya gelmemişlerdi.

 Bir aktör düşünün ki, 18 yıldır sahnelerde değildi ve bu kadar uzun bir aradan sonra sahneye çıkacaktı. Bu, onun ve hayranları için heyecan verici bir durumdu. Yeniden oyun izlememe oluşacak itki için, bir aktörü yıllar sonra ve ilk kez tiyatro sahnesinde izlemek bence harikulade bir nedendi, asla kaçırılamazdı… Hele ki bu, dev aktör Erdal Özyağcılar ise…

1966’da başlamış olan sinema kariyeri ile tanımıştık biz O’nu. O dönem ve sonrasında yaşamış olanlar, kendisini tiyatro sahnesinde de izlemişlerdir muhakkak, ancak dediğim gibi, ben ve benim jenerasyonumun bir çoğu kendisini sinema ve televizyon yapımlarındaki performanslarından takip etmekteydik.

Karşımıza ilk önce 1966 yapımı “Aaaah Güzel İstanbul” adlı sinema filmi ile çıktı ve sonrasında ki tüm sinema projelerinde, “Çöpçüler Kralı”nda, “Sultan”da, “Kibar Feyzo”da, “Şabaniye”de, “Postacı”da, “Namuslu”da,  “ Ya Ya Ya Şa Şa Şa”da, “Beyoğlu’nun Arka Sokakları”nda, “Seni Seviyorum”da ve de özellikle ona ödül getiren ve performansının üstdüzeye çıktığı “Züğürt Ağa”daki ‘Kekeç Salman’, “Yılanların Öcü”ndeki ‘Hacı Ali’ karakterleri ile televizyon dizilerindeki “Bizimkiler”, “Şehnaz Tango”, “Yabancı Damat”, “Elveda Rumeli”, “Karadağlar”, “Sevdaluk” gibi projelerde birbirine hiç benzemeyen, asla tekrarı olmayan, hemen her işinde “başkalaşan”, ülkemizin farklı yörelerinin, geleneksel olanların “Tüm İnsanlık Hallerini” bize harikulade performanslarıyla sunan işlerde görmüştük. Özellikle de Şener Şen, Kemal Sunal ve İlyas Salman‘ın başrol oynadığı filmlerde Erdal Özyağcılar, bu eşsiz aktörlerle kurmuş olduğu uyumuyla, onları en iyi oynatan, en iyi oyun veren aktör olarak zihinlerimize kazınmıştı ve bu projelerde daima fark yaratmıştı.

O, Stanislavski‘nin “Büyük rol, küçük rol yoktur; büyük oyuncu, küçük oyuncu vardır” söylemine en iyi örneklerden birisidir. Sinemadaki oynamış olduğu “yardımcı oyuncu” performanslarında devleşen bir aktördür o. Çünkü o, “büyük bir oyuncu”dur. Çünkü o “oynarken varolan” bir oyuncudur.

Elbette ki yukarıda bir Erdal Özyağcılar güzellemesi yapmış olduğumun farkındayım, yoksa onun gibi usta bir aktörü övmek yahut kritik etmek bana düşen bir durum değildir elbette. Ben sadece onun bir hayranı ve de naçizane bu işi yapmaya çalışan onun bir çırağı olarak sadece ona duyduğum duygularımı burada yazıyorum.

Evet, dediğim gibi kendisini bir çok sinema ve televizyon projesinde izlemiştik. Hepsinde de, bu topraklara has olan, geleneksel karakterlerle karşımıza çıkmıştı. Onu ilk kez izleyeceğim bu tiyatro oyununda, ilk kez de “yabancı” bir karaktere hayat verirken görecektim.

Erdal u00D6zyagcilar

Tiyatro Martı‘nın komedi türündeki bu ikinci oyunu “Hoşgeldin Boyacı”, İngiliz yazar ve aktör Donald Churchill kaleminden. Dilimize Füsun Günersel tarafından çevirilen, kostümü Feyza Zeybek‘e ait, dekor tasarımı ve yönetmenliği Arif Akkaya‘nın üstlendiği oyunun başrollerinde Erdal Özyağcılar’a, Berna Laçin ve Gözde Çetiner eşlik etmekte.

Kısaca, Walter (Erdal Özyağcılar), boyacılık yaparak hayatını kazanmaktadır. Ancak, aktörlük sanatı içinde uhde kalmıştır. Boyacılık yapmak için gitmiş olduğu evde, evin sahibi Marcia (Berna Laçin) ile karşılaşır. Walter, bir yandan evin boyasını yaparken, bir yandan da Marcia‘nın özel hayatında yaşamış olduğu karışıklıklara kulak misafiri olur. Kocası tarafından Marcia ile aldatılan Jane (Gözde Çetiner), evi basıp Marcia ile yüzleşmek ister ve işte asıl oyun bundan sonra başlar, yahut da Walter‘ın oyunu… Ve yine Erdal Özyağcılar.

Oyun gereği Walter karakteri, kimi zaman Othello‘dan, kimi zaman da Cyrano de Bergerac‘dan sahne ve tiradlarla karşımıza çıkar. Ancak Walter, bu eşsiz oyunlardan sahneleri oldukça yapmacık ve “beceriksizce” oynamaktadır. Erdal Özyağcılar, Walter’ın içinde uhde kalan aktörlüğü “beceremeyişini” yine harikulade performansıyla bize aktarmakta. Yine farklı bir “insanlık hallerini”, bambaşka diyarlardan getirerek sunmuştur bize usta aktör. Onu sahnede izlemek yahut da onunla sahnede oynamak harikulade bir deneyim. Bundan ötürü de Berna Laçin ve Gözde Çetiner‘i kıskanmamak, bir oyuncu olarak elde değil.

Dormen Tiyatrosu tarzının, Ray Cooney‘nin fars niteliğindeki oyunlarını özleyenler için, Tiyatro Martı’nın “Hoşgeldin Boyacı” adlı ikinci oyunu, bu boşluğu dolduracak nitelikte. Bir de üzerine  bir Erdal Özyağcılar performansı da, izleyicilerin ve oyuncuların ayrıca büyük bir şansı. Böyle bir keyifi bize yaşattığı için Zeynep Özyağcılar özelinde Tiyatro Martı‘ya teşekkür ederiz. “Hoşgeldin Boyacı”“Hoşgeldin Erdal Özyağcılar”.

Ve gelelim Tiyatro Martı‘nın ilk oyunu, ilk gözağrısı “Uçlar”a…

Yukarıda da bahsetmiştim, Zeynep Özyağcılar tiyatro alanında ve sosyal yaşamda derdi olan bir aktrist. Bu yüzden ilk oyununda da cesur, duyarlı ve rahatsız edici bir metin seçmesi kaçınılmaz olacaktı. “Rahatsız edici” ifadesi burada kasten kullanmaktayım. Çünkü bir sanat eseri, ne kadar rahatsız eder, sosyal yaşama ne kadar dokunur ve de ne kadar kritik eder nitelikte olursa o kadar da vardır benim için. “Uçlar” da işte tam böyle bir nitelikte oyun.

Uu00E7lar AFIS

William Mastrosimon tarafından yazılan, Emek Erel‘in çevirdiği, dekor tasarımı Barış Dinçel‘e ait oyunu Yıldırım Fikret Urağ yönetmiş. Zeynep Özyağcılar, Aydın Şentürk, Zeliha Bahar Çebi ve Simge Defne de rolleri paylaşmışlar.

Hani Nazım’ın eşsiz şiirinde de dile getirdiği gibi:

 “Ve kadınlar

bizim kadınlarımız:

korkunç ve mübarek elleri

ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle

anamız, avradımız, yarimiz

ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen

ve soframızdaki yeri

öküzümüzden sonra gelen

ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız

ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki

ve kara sabana koşulan ve ağıllarda

ışıltısında yere saplı bıçakların

oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan

kadınlar,

bizim kadınlarımız”.

Yani kadınlar… Ülkemiz kadınları… Dünya kadınları… Ve onların sorunları…

Konu olarak, dünyanın hemen her yerinde, hangi toplumda olursa olsun, kadınların, erkek egemen dünyada mahruz kaldığı her türlü tacizi/tecavüzü ve bu taciz/tecavüz karşısında adalet ve de toplum önünde haklarını nasıl arayacaklarına dair mücadeleyi sorgulamakta oyun.

Uu00E7lar OYUN

Arkadaşları Terry (Zeliha Bahar Çebi) ve Patricia (Simge Defne) ile aynı evi paylaşan Marjorie (Zeynep Özyağcılar), yalnız kaldığı birgün evlerine giren yabancı Raul (Aydın Şentürk) ‘un sözlü tacizine maruz kalır. Hastalıklı bir karakter olan Raul, tecavüze yeltenmek üzereyken, Marjorie‘nin şans üzeri kendisini kurtarması üzerine bir anda etkisiz hale gelir. Marjorie tarafından şömineye bağlanan Raul, oldukça rahat bir şekilde kanun önünde kendisinin aklanacağını dile getirir, çünkü ortada tecavüze/tacize dair herhangi bir kanıt yoktur. Marjorie‘nin bu durumu yasalar önünde kimseye açıklayamayacağını anlatır,  ve durum gerçekten de öyledir… Önce Terry ve daha sonra da Patricia‘nın gelmesiyle, yaşananlar iyice içinden çıkılmaz bir hale doğru sürüklenir.

90’lı yılların İngiliz tiyatrosunda filizlenen ve bir dalga halinde dünyaya yayılan ve özellikle de bizim tiyatromuzda da nam salan “In-Yer-Face/Suratına Tiyatro” diye tabir edilen; şiddet, cinsellik, uyuşturucu, cinayet gibi öğeler içeren toplumsal meseleleri de konu alan tiyatro akımını ülkemizde ilk kez DOT ekibinin ilk yapımları ile tanımaya başlamıştık, özellikle de “Frozen/Donmuş”, “Böcek/Bug”, “Far Away/Çok Uzak” oyunlarıyla.  Yıllar içinde de birçok yeni tiyatro ekibin de felsefesi olmuştur bu akım. Ancak, bu yeni ekiplerin bir çoğunun “In-Yer-Face” yapmaya çalışırken, oldukça içi boş, sağlam reji ve dramaturjik çözümlemlere dayanmayan işlerin arka arkaya geldiği bir dönemede Tiyatro Martı,  -her ne kadar“In-Yer-Face” akımına dair bir iş yapmak için yola çıkmamış olsalar bile- “Uçlar” oyunu ile bence bu akımın en nitelikli, en  iyi kayda değer çalışmalarından birine imza atmışlar. Bahsi geçen yeni ekipler ve bu akımı seven tiyatro seyircileri için izlenmesi gerek bir proje “Uçlar”. Çok uzun bir aradan sonra gerçekten heyecanlandığım, yeni kurulan bir ekip olarak, beni umutlandıran bir çalışmanın mimarları kendileri. Yıldırım Fikret Urağ, metnin meselesini başarılı bir şekilde sahneye taşırken, oyuncuları da çok iyi konuşlandırmıştır.

Oyunculuklara değinmeden edemeyeceğim. Metin itibarıyla iki ana karakter olan Marjorie ve Raul, oynanması güç karakterler. Daha önce İ.B.B. Şehir Tiyatroları‘nda “Leyla ile Mecnun”, “Bekleme Odası”, “Kösem Sultan” gibi birbirinden farklı rollerde izlemiş olduğum Zeynep Özyağcılar, fazlasıyla ayakları yere sağlam basan, tamperamanlı bir aktrist. Marjorie rolünde de oyun boyunca hiç düşürmediği temposu, karaktere olan hakimiyeti ve oyun süresince diğer oyuncu partnerleriyle kurmuş olduğu sahne iletişimi ile son derece güzel bir performans sergilemekte. İlk kez sahnede izlemiş olduğum Aydın Şentürk, Raul karakterine ruh üflemiş. Hastalıklı/psikolojik sorunlu, sapık/cani karması olan  bıçaksırtı bir karakteri, iç ve dış aksiyonuyla hiç abartıya düşmeden,  üstesinden başarı ile gelmekte. Her iki oyuncu da bilinçli bir şekilde bilinçaltından karakteri çıkartma yolunda –tiyatro/oyunculuk literatürü ile Sistem’in- en güzel örneklerinden birini sergilemekteler. Terry rolünde Zeliha Bahar Çebi, Patricia rolünde ise Simge Defne de çapaksız, temiz oyunculuklarıyla, kendi karakterlerinin hakkını başarılı bir şekilde yapmaktalar. Her bir oyuncu bir diğeri için var olduğunu unutmadan, bu güzel işin kolektifini en iyi ve güçlü bir şekilde oluşturmaktalar.

Tiyatro Martı, benim her daim dile getirdiğim, tiyatronun asalı olan, fakat ne yazık ki bir çok kişi ya da ekipler tarafından unutulan “kolektif” oluşturmanın üstesinden gelmeyi başarmakla birlikte, tiyatro camiasına bu “kolektif”i yeniden hatırlatıyorlar. Tüm emeği geçen sahne üstü ve dışı   kişilere teşekkür ediyorum.

Repertuar tiyatrosu olma yolunda ilerleyen Tiyatro Martı, şimdiden üçüncü oyunları için metin araştırma evresindiler. Bu sefer de Özyağcılar Ailesi‘nin annesi, yani bir başka büyük aktrist Güzin Özyağcılar için… Bu da benden sizlere güzel bir haber olsun. Bu çalışmanın da üstesinden geleceklerine hiç şüphe yok.

Richard Bach, ünlü kitabı Martı‘da “Ancak yüksekten uçan martılar ileriyi görebilirler” der. Tiyatro Martı da kanatlarını güvenle açıp ve nitelikli bir şekilde; kolektif olarak, cesurca yüksekten uçmaktalar.

İstanbul’un tiyatroları meşhurdur, martıları da. Yepyeni bir İstanbul tiyatrosu yepyeni bir martı, İstanbulu’un martısı: “Tiyatro Martı”.

Hoşgeldin…