Birkaç yıl önce İstanbul’ a geldiğinde konserine gidemediğim, sonrasında  da çok pişman olduğum Leonard Cohen 19 Eylül akşamı tekrar İstanbul’da idi. Bu kez kaçırmak olmazdı elbette.

Konser, geçtiğimiz sene açılan Ülker Sports Arena’da olacaktı. Bu durum benim kafamda bir takım sorular oluşmasına sebep oldu. Çünkü Cohen hiçbir zaman büyük salonların, stadyumların adamı olmamıştı. Bu yüzden kafamda Cohen ve Ülker Arena’yı bağdaştıramadım bir süre. Bu sebepten konsere de birçok ön yargı ile gittim. Ses nasıl olacak, görsellik nasıl olacak? Bütün bu sorularla bile konsere yine de koşarak gittim dersem abartmış olmam. Her şeyden önce, sahnede Leonard Cohen’in olacağını düşünmek bile yetiyordu. Konser mekânının kafamdaki tek artısı iş yerime çok yakın olması idi.

Konser saati gelip çattı. Bilet kontrol sırasına girdim. Sıra yavaş yavaş ilerlerken, ben de etrafı izlemeye başladım. Bu konserde de her yaştan insanı bir arada görmek mümkündü. Sıram geldi, bileti kontrol ettirdim ve mekândan içeri adımımı attım, kendi tribünümü buldum ve yerime oturdum. Yığılma yok, bekleme yok!  Şimdilik her şey yolunda gidiyordu. Bir de işin güzel tarafı, daha önce hiçbir konserde şahit olmadım, konsere 10 dakika kalmasından itibaren, beş dakikada bir, İngilizce olarak konsere kalan süre anons edildi. Sonradan öğrendim ki, Cohen’ in her konserinden önce yapılırmış bu. Derken derken, konser saati geldi ve Cohen tam saatinde sahneye çıktı.

Bis için kullanacağını düşündüğüm “Dance Me to the End of Love” ile konser başladı. Sahneye çıkıp, seyirciyle buluştuğu an gerçekten çok güzeldi. Daha ilk şarkı ile seyircileri vurmayı başardı. Şarkıyı çoğu zaman yere diz çökerek söyledi. O ne tevazu! O ne incelik! Her hareketinde, her tavrından beyefendilik akıyordu sanki…  Her şarkısında bir orkestra elemanını tanıtıp, ona teşekkür etti. Her ekip elemanın önünde diz çöktü. Solosunu yapan elemanını kutsuyor, fötr şapkasını çıkarıp, önünde boynunu eğip şapkasını göğsüne dayıyordu… Ekibini Cohen kadar onore eden başka bir müzisyen hiç görmedim diyebilirim. Gerçi ekibi de bunu fazlasıyla hak ediyordu. Her biri birbirinden değerli müzisyenlerdi. Özellikle  Javier Mas, bendir,mandolin ve gitar soloları ile seyircileri büyüledi. Kemanda ise Alexandru Bublitchi harikalar yaratıyordu. Keman zaten benim için başlı başına bir hayranlık unsuru  teşkil eder her zaman. Bir de onun yetenekli ellerinden çıkan keman sololar bunu kat be kat arttırdı. Vokalleri de tek kelime ile harika seslere sahiplerdi. Webb Kardeşler ve daha önce birkaç albümünde de Cohen ile çalışan harika ses Sharon Robinson, Cohen’ e konserde eşlik ettiler. Özellikle Sharon Robinson’ un solo olarak söylediği “Alexandra Leaving” gerçekten dinlemeye değerdi.

Konser genel anlamda klasik şarkılarının bir gösterisi gibi oldu diyebilirim. Cohen’in son şarkılarından ziyade daha eski şarkılarını seven seyircilerin, bu konserden aradığını fazlasıyla bulduğunu söylersem hata etmiş olmam. “Democracy”, “Partisan”, “I’m Your Man”, “Future”, “Susanne”, “Tower of Song”, “Hallelujah” gibi klasikleri peş peşe sıraladı. “Hey That’s No Way Say Goodbye” ı söylediğinde içim cız etti nedense. Umarım dediği gibidir, bu konser İstanbul’a veda konseri değildir. Son albümünde de çok güzel şarkılar seslendirdi. “Amen” ve “Going Home” gibi son albümündeki beş güzel parçayı seyircilerine sundu.

Cohen gerçekten yaşının çok üstünde bir performans ile sahnedeydi. Konserin en başında, elinden geleceğinin en iyisini yapmaya çalışacağını söyleyen Cohen, bu sözünü fazlasıyla tuttu. Kimsenin konserden memnun olmadan ayrıldığını düşünmüyorum. Her bise ve araya koşarak ve sevimli hareketler yaparak geldi, seyirciyi hiç konserden koparmadı. İki bölümden oluşup,3 saate yakın süren harika bir konser verdi. Bir cümlesi vardı ki, son zamanda ülkemizde yaşanan tatsız olayların özeti gibiydi: “Umarım bu nefis ülkeye barış gelir…”

Konser sonunda mekân ile ilgili ön yargılarımın hepsi kafamdan silinmişti. Ne ses ne de görsellik olarak hiçbir sorun olmadı. Tabii bütün bunlar organizasyon firmasının başarılı çalışması sonucu olmuştu. Seyirciler olarak hepimiz sorunsuz bir akşam geçirdik.

Leonard Cohen gibi sanatçıların, sanatlarını, her yaşa, her ülkeye ulaştırması, farklı insanları ortak payda da toplayabiliyor olması, onların ne kadar değerli birer sanatçı olduklarının kanıtı gibi. Cohen’i bir daha canlı seyretmem mümkün olacak mı bilmiyorum, ama o akşam hafızama unutulmayacak dakikalar olarak kazındı. Dilerim bu konser bir veda değildir ve onu yine burada görürüz…