h5

On sene öncesine dayanıyor onunla tanışmam. Tanışmak dediysem fiili olarak değil elbette. 2004’de başlayan House M.D ile, ilk birkaç bölümde oyunculuğuna hayran olmuştum. Dile kolay sekiz sezon geçirdik. Benim gibi hayranlarının sayısı, hem ülkemizde hem de dünya genelinde dizi sayesinde hayli artmıştı. E madem hayranı olmuştum, “Kimdir? Ne işler yapmıştır?” bilmeliydim.

Tabii ki kariyerine House M.D ile başlamamıştı. Öncesinde birçok projede çalışmış, aktörlük konusunda kendisini kanıtlamıştı. 1989-1995 yılları arasında yayınlanan A Bit of Fry & Laurie isimli skeçte Stephen Fry ile, 1995 yılında ise Emma Thompson ve Kate Winslet‘in başrollerini üstlendiği 7 dalda Oskar’a aday olan ve en iyi uyarlama senaryo dalında Emma Thompson’a ödülü kazandıran Sense and Sensibility filminde oynamıştı. Bunlar ilk göze çarpan çalışmalarıydı. Büyük, küçük rol aldığı birçok yapım oldu. Aktörlük kariyerine iki kez Altın Küre (Golden Globe) ödülü ve altı kez Emmy’ye adaylığı sığdıran sanatçı edebiyatta da varım dedi. 1996 yılında çok satan kitabı The Gun Seller’ı yayınlayan Laurie, 2009 yılında da The Paper Soldier’ı yayınlamış, yazarlıkta da kendini ortaya koymuştu.

Bütün bu aktörlük ve yazarlık kariyeri yanında aslında altı yaşından beri müziğe karşı süregelen bir yatkınlığı vardı. Altı yaşında piyano çalmaya başlayan Laurie, yıllar içinde çaldığı enstrüman sayısını da arttırdı. Piyanonun yanında, gitar, saksafon, davul ve armonika da çalabilen Lauire, çeşitli kliplerde de rol almıştı. 1986 yılında Kate Bush‘un Experiment IV isimli şarkısının ve Annie Lennox‘ın 1992 tarihli Walking on Broken Grass şarkısının kliplerinde de oynamıştı. Müziğe olan tutkusu çok belli olan sanatçı, 2011’de, Tom Jones ile beraber çalıştıkları Let Them Talk’ı ve 2013’de Didn’t It Rain’i piyasaya sürdü. Her iki albümünde  Copper Bottom Band ile çalışan Lauire, konserlerine de aynı ekip ile çıkıyor. 

Blues hayranı olan Laurie, müzik kariyerini de, haliyle, Blues üstüne kurmuş bir sanatçı. Hatta bu sebeple İngiliz sanat çevresinden tepki de almış. Afro-Amerikan müziğini, “Beyaz” İngiliz’in yapıyor olması ağırlarına gitti belki de… 

Konser haberini üç ay önceden aldığımızda henüz hiçbir şey net değildi. Yerli basında haberi çıkmadan önce, kendi konser programında gördüğüm konser, sevinçten havalara uçmama sebep olduysa da, iki gün sonra konserin programdan çıkmış olmasını görünce hayallerim suya düştü. Bir süre çeşitli spekülasyonlarla hakkında haber aldığımız konserin, ilk açıklanan tarihi 9 Temmuz’du. Gelirse, Caz Festivali’ne geleceğini tahmin etmiştim. Çünkü o tarihler, İstanbul için “Caz Vakti”dir. Ancak hala kesin bir haber yoktu. Aradan birkaç hafta geçti ve o güzel haber geldi. Tahminlerim doğru çıkmıştı ve İstanbul Caz Festivali’nin programında adı açıklanmıştı. Bize de gitmek düşmüştü elbette. 

Biletlerinin günler öncesinde tükendiği konserin Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi’nde yapılıyor olması ayrı bir güzellikti. İstanbul’un en güzel konser mekanlarından olan Açık Hava’da, Hugh Lauire’yi izlemek büyük keyif olacaktı; ki bu düşüncemde yanılmadım. Tek bir koltuğun bile boş kalmadığı mekanda, önce Copper Bottom Band elemanları yerlerini aldı. Sonra bir anonsun ardından Hugh Laurie sahnedeydi. Sekiz sezon, tekrar tekrar izlediğim Dr. House ile aramda beş metre ya vardı ya yoktu… 

“İko İko” ile konseri açan ekip, seyirciye öyle bir enerji verdi ki, o enerji konser sonuna kadar düşmeden devam etti. İlk parçadan sonra Türkçe selam vermesi, her zaman olduğu gibi seyirciyi memnun etti. Aslında çoğu zaman bu durum bana pek sempatik gelmez. Ancak Laurie, o kadar kendi gibiydi ki, yaptığı hiç de “sevin beni, sevimliyim ben” tadında değildi.

Hem albümlerinden hem de Blues tarihinin unutulmazlarından örnekler ile  iki saat sahnede kalan Laurie, şarkı aralarında yaptığı esprileri ve konuşmaları ile seyirci ile sürekli diyalog halinde idi. Repertuvarı da çok güzel seçmişlerdi. Tam sırasını hatırlamamakla beraber seslendirdikleri parçalar, birkaç eksikle beraber, şu şekilde oldu:

-İko İko

-What Kind a Man Are You

-Wild Honey

-Kiss of Fire

-Send me to the ‘lectric chair

-You don’t Know my Mind

-The Weed Smoker’s Dream

-Didn’t Rain

-I Hate a Man Like You

-St. James İnfirmary

-Up a Lazy River

-You Never Can Tell

-Gree green Rocky Road

Özellikle belirli parçalarda seyirciyi mest etmeyi başardılar. Back vokali Gaby Moreno ile yaptığı “Kiss on Fire” düeti ve tango şovu gecenin en unutulmaz anlarından biriydi. Tromboncusu Elizabeth Lea  son derece doğal ve eğlenceli tavırları ile seyirciden büyük alkış aldı. Lauire, konser boyunca piyano ve gitarı ile bu konulardaki yeteneğini konuştururken, sempatik hareketleri ile de alkışları aldı elbette. Ara verdiklerinde ekip arkadaşlarına viski ikram edip, bizim de şerefimize kadeh kaldırması ile sempatikliğinin son noktasına da ulaşmış oldu. Dizide alıştığımız, cool, sorunlu, depresif adam karakterini nasıl üstüne yapıştırdıysak, akşam bir o kadar tersini izledik. Her bulduğu fırsatta ekip arkadaşlarını işaret etmesi ve kendisinden çok onları ön plana çıkarması ile de mütevaziliği timsali oldu. 

Bütün elemanları birbirlerinden başarılılardı. Her birinin parçalara kattığı enerji, Laurie’nin enerjisi ile birleşince tadına doyulmaz güzellikte bir konser yaşamamıza sebep oldu. Şarkıların, Hugh Laurie’nin ve Copper Bottom Band elemanlarının üzerimizde bıraktıkları etkilerinin yanında bir de sahne dekoru vardı ki, konserde bir tiyatro tadı yakaladık adeta. Abajurlar, sahnenin tepesindeki avize, yerdeki halı, piyanonun üstündeki örtüler ve minik dekoratif eşyalar ile gözlere de hitap ettiler. 

2014 yılının ilk yarısında izlediğim konserler arasında en samimi, en eğlenceli bulduğum konser oldu Hugh Laurie&Copper Bottom Band konseri. Müziğin evrenselliğinin en güzel temsilcisi oldular dün akşam. Kariyerine her ne şekilde devam eder bilemiyorum ama, Lauire büyük saygı duyduğum sanatçılar listesine en yukarılarda olacak gibi gözüküyor. 

h2

h4

h3