po3

Kendimi bildim bileli canlı olarak izlemek istediğim tek müzikal The Phantom of the Opera olmuştur. Canlı diye özellikle belirtiyorum çünkü söz konusu müzikali DVD kayıtlarından sayısız defa izlemiş durumdayım. İtiraf edeyim, müzikalin Brodway ve Londra‘daki gösteri takiplerini bile takip eder durumda idim. Aynı gösteriyi İstanbul’da izleyebileceğimden umudum olmadığı için seyahat planlarıma bir şekilde bunu da uydurmak isterdim.

İstanbul’da izleyebileceğimden yana umudum yoktu diyorum çünkü, öyle bir prodüksiyonu şehrimizde sahneleyebilecek bir sahnemiz yoktu. AKM tadilata (!) alındığı 2008 senesine kadar vardı belki ama sonrasında o boşluğu dolduracak o büyüklükte bir sahnemiz yoktu. Derken geçtiğimiz sene Zorlu Center açıldı ve bünyesinde bulunan performans sanatları merkezinin büyük sahnesi bu açığa bir nebze çare oldu.

Gelelim müzikale. Operadaki Hayalet müzikalinin artık bilmeyenimiz yoktur sanırım. Özellikle müzikalseverlerin dinleme listelerinde mutlaka olan gösteri, hem müzikleri, hem sahnesi, hem dekoru hem de kostümleri ile müzikal dünyasını en beğenilen şovudur. 25 yılı aşkın geçmişiyle Broadway’in en uzun soluklu bu müzikalinin şehrimizde olması elbette ben ve benim gibi müzikal hayranlarını bir hayli heyecanladırmış oldu. Bugüne kadar 40 ülkede, 80 milyondan fazla izleyiciye ulaşıp tam 6 milyar dolar hasılat yapan, Tony ve Oliver Ödülleri başta olmak üzere 50’den fazla tiyatro ve müzikal ödülü bulunan bu efsanevi Brodway müzikalini İstanbul’da izlemek büyük keyif olacaktı elbette.

Fransız yazar Gaston Leroux‘ın aynı adlı romanından uyarlanan bir müzikal, Andrew Lloyd Webber‘in besteleri ile 1986 yılında sahnelenmeye başlar. Müzikal en kısa açıklama ile, Paris Operası’nda “hayalet” olarak bilinen yüzü ileri derecede yanmış olan ve sürekli maske takan bir müzik dahisinin, yetenekli Soprano Christine’e olan saplantılı aşkını anlatır.

Phantom of the Opera_kulturelmasi

Gösteriyi izlerken kendiniz eski bir Fransız Operası’ndaymışsınız gibi hissetmemeniz mümkün değil. Ana hikayeden yıllar sonrasında, 1911 yılında, Paris Opera Evi’nin eşyalarının satıldığı bir müzayedede başlıyor hikaye. Artık 70 yaşına gelmiş olan ve tekerlekli sandalyeye mahkum kalmış Raoul; bir poster ve bir müzik kutusu satın alır. Açık arttırmacı, Opera Evi’nin avizesini satışa çıkartırken, avizenin Operadaki Hayalet efsanesi ile olan bağlantısından bahseder. Bu sahnenin sonuna kadar, dekorların üstünü kapalı olarak görüyorsunuz. İşte o anda, o muhteşem dekor ve sahne tasarımı tamamen ortaya çıkıyor ve o muazzam görüntünün büyüsüne kapılıyorsunuz. Neredeyse iki dakikada bir değişen sahne, dekor ve kostümler karşısında şaşkınlığınızı ve hayranlığınızı gizlemek de elbette mümkün olmuyor.

po

Müzikal ekibinden de bahsetmeden geçmek olmaz. Her birinin sesi son derece mükemmel. Zaten bir noktadan sonra bir müzikalde değil de, ismi gibi operada olduğunuzu düşünüyorsunuz. Başrollerdeki Brad Little (The Phantom), Emilie Lynn (Christine Daae), Antony Downing (Raoul, Vicomte de Chagyn) ve diğerleri birbirlerinden yetenekli isimler.

Bu noktada eksik olarak söyleyebileceğim tek şey, müzikleri canlı çalan orkestranın, görselin görkemi karşısında geri planda kalıyor olduğu gerçeğidir. Burada demek istediğim orkestranın başarısız olduğu değil, sadece küçük bir orkestra olduğu için müzik anlamında, dekordan etkilendiğiniz kadar etkilenemiyorsunuz.

po2

Bu muhteşem prodüksiyonu seyretmek için 17 Mayıs’a kadar vaktiniz var; tüyler ürperten derecedeki başarılı şarkılarını, yeteneklerin birleşimini, sahne dekorlarını görmek için The Phatom of The Opera‘yı kesinlikle izlemelisiniz.

https://youtu.be/Pt_BtzYCzz4