Şans eseri  bir kitapçı da denk geldiğim, gözüme çarpan  Jose Saramago’nun sapsarı kitabı Kabil idi. Son zamanlar dünyada yaşanan olaylardan sonra sorguladığım “insan olmak” önermesinin üzerine sanki yangını körüklercesine idi. Bir kitabı okumadan önce biraz göz gezdirir ve neler bahsettiğini kapak yazılarından anlamaya çalışırım. Bu eserde de göz atarken kilit bir soru çıktı karşıma, “İnsan türü evrendeki yerini ve varlığını hak etmiş midir?” resmen kitap beni al ve oku der gibi bir yazıydı. 

Kitap okurken elbette bunun cevabını veriyor mu diyerek okudum. Ancak bunun cevabının herkes kendi verebileceği için karşı taraftan bunu beklemekte haksızlık olurdu. Ama okuyucuyu olay örgüsünün içerisinde bunu düşünmeye sevk ediyor ve bunu yaparken de birçok kişiyi epey kızdırmış görünüyor. Eser fazlasıyla ağır bir kitap ve yazarın başını fazlasıyla bela sokmuş bir eser. Saramago’nun özellikle başını Katolik Kilisesiyle belaya sokmuş.

Kitap dan biraz bahsetmek gerekirse;

Kitabın ana karakteri, Havva ile Adem’in oğlu Kabil, kardeşi Habil’i öldürür ve Tanrı tarafından lanetlenir. Kabil’in laneti evinden uzakta zamansallık ve mekansallık olmadan yolculuk etmektir. Gittiği yerler arasında Sodom ve Babil gibi yerle bir olan şehirler, tanıdığı insanlar arasında da Lut, İshak, İbrahim ve Nuh gibi peygamberler vardır. Kabil aslında Saramago’nun kitaptaki sesidir. Kutsal kitaplarda anlatılan ve bu kitapta da Kabil’in deneyimlediği olayları yine Kabil’in gözünden eleştirirken, söylemek istediklerini sıralıyor yazar. Örneğin İshak peygamberin babası İbrahim peygamber tarafından kurban edilirken son anda Kabil tarafından kurtarılması ve sonrasında baba oğul arasında geçen konuşmalar Saramago’nun düşüncelerinin bir yansıması olarak ortaya çıkıyor. İshak babasına kendisini neden öldürmek istediğini sorduğunda, İbrahim Tanrı’nın emrettiğini söyleyince, kesilmekten yeni kurtulmuş oğul yine sorar: Baba, Efendi’n neden beni öldürmeni istiyor ki? Sorunun İbrahim tarafından verilen bir yanıtı yoktur.
 
Yazar tüm kitap boyunca bu tarz sorgulamaları yapıyor. Ama itiraf etmeliyim ki, son günlerde televizyonlarda sıkça gördüğüm manzaralardan sonra beni en çok etkileyen hikaye Sodom’unki oldu. Rivayet edildiği üzere, Sodom şehrinin kaderinde kent erkeklerinin eşcinsel ilişkileri dolayısıyla Tanrı’nın gazabına uğrayıp yok olmak vardır. Kabil buna şahit olurken şunu sorguluyor: Erkekler erkeklerle cinsel ilişkiye girdi diye yakılıp yıkılan bu kentte (bunun sorgulaması ayrıca yapılmalı), aynı zamanda olaylarla alakası olmayan kadınlar ve çocuklar da vardı. Onların yaşamasına neden izin verilmedi? Tanrı onları neden korumadı?
Tabi bu sorular kişisel sorunlar  herkesin kendine sorması gereken sorunlar. Zaten buna katılıp katılmamak gayet kişisel bir durum ve saygı duyulması gereken bir inanç meselesi.
Ancak son dönemler de orta doğuda yaşanan olaylardan sonra dünyanın geldiği durum artık insana verilen değerin değer bile olmadığı, teknolojinin hızına yetişemediğimiz dünyada aslında bunların tekrar gündeme gelip insana verdiğimiz değeri tekrar tartışmalıyız.
Aziz Nesin ile bitirmek gerekirse;
öyle bir ağlasam
öyle bir ağlasam çocuklar
size hiç gözyaşı kalmasa.öyle bir aç kalsam
öyle bir aç kalsam çocuklar
size hiç açlık kalmasa.öyle bir ölsem
öyle bir ölsem çocuklar
size hiç ölüm kalmasa.