1940 Cezayir doğumlu Fransız filozoftur. Halen Paris VIII Üniversitesi’nde (St.Denis) felsefe dersleri veren Rancière’in adı ilk kez Althusser’in iki ciltlik Lire le Capital (1965; Kapital’i Okumak) derlemesine yazdığı yazıyla öne çıktı. 1968 öğrenci ayaklanmaları sırasında Althusser’le fikir ayrılığına düşen Rancière, Althusser çevresinden kopuşunun gerekçelerini La Leçon d’Althusser (1974, Althusser’in Verdiği Ders) adlı kitabında anlattı. Bu siyasi ve teorik kopuş, ona göre, ‘bilgi ile kitleler arasındaki tarihsel ve felsefi ilişkilere’ bakışlarındaki ciddi farkların ürünüydü. Althusser’in ideoloji teorisine yönelttiği eleştiriyi, özellikle işçi sınıfının tarihsel olarak kendisini nasıl görmüş ve bilgiyle nasıl ilişki kurmuş olduğunu ampirik analizlere de başvurarak araştırdığı bir dizi kitabında sürdürdü:

La Nuit des proletaires (1981; Proleterlerin Gecesi)

Le Philosophe et ses pauvres (1983, Filozof ve Yoksulları)

Le Maître ignorant: Cinq leçons sur l’émancipation intellectuelle (1987, Cahil Hoca: Entelektüel Özgürleşme Üzerine Beş Ders)

Düşünürlerin haklarında konuşmayı pek sevdikleri proleterler hakkında, onların kendilerine özgü bilgilenme tarzları hakkında pek de bir şey bilmediklerini ileri sürdü. Rancière ilk kez 1990’da yayımlanan Siyasalın Kıyısında ile birlikte, Batı geleneğinde ‘siyasal’ın kuruluşu üzerinde odaklanmaya başladı ve Le Mesentente, (1995, Uyuşmazlık), La haine de la démocratie (2005,Demokrasi Nefreti) ve Chronique des temps consensuels (2005, Mutabakatçı Dönemlerin Vakayinamesi) gibi kitaplarında çok özgün ve ufuk açıcı bir siyaset düşüncesi geliştirdi. Estetik, Tarih teorisi, Edebiyat ve Sinema hakkında yazdıklarıyla da yankı uyandırmıştır.

Birbirinden farklı, ortak amaçları bulunmayan kitlesel hareketler. Tüm bu olayların tek nedeni vardır. O da demokrasi yani modern toplumlarda yaşayan  bireylerin bitmek bilmeyen arzularının hakimiyetidir. Önemli olan bu olayların altında yatan sebebi görmektir.

Demokrasi nefreti dediğimiz aslında demokrasinin kendisi kadar eskidir, hatta bu sözcüğün kendisi bir nefret ifadesidir. Demokrasi, antik Yunan’ daki yönetim anlayışı ve daha sonraki mutlakıyet, monarşi veya dini kurallara bağlı yönetim  anlayışını savunanlar için kötü yönetim biçimi olarak görülmüştür. Fakat asıl soru bu değildir.

Tarih demokrasiye yönelik nefretle beraber, demokrasi biçimlerinin doğuşuna da tanık olmuştur. Bunun neticesinde demokratik cumhuriyet anayasaları ortaya çıkmıştır. Ekonomik gelişmeler sanayileşmeyle beraber burjuva sınıfını doğurmuş. Demokrasiler bu sınıfın iktidarına dönüştüğü için, Marksist düşünce bu sisteme alternatif olarak ortaya çıkmıştır.

Kitabın konusu olan demokrasi yönelik olumsuz düşünce tam olarak bu modellerin birinin altına girmemiş, her ikisinden de alınan düşüncelerle bir sentez olarak ortaya konmuştur. Demokrasiyi savunanların bütün sözcüleri kendilerinin yalnızca demokratik devlet olmadıklarını aynı zamanda demokrasinin kendi oldukları söylerler. Halkın kendi iktidarını kurduğunu iddia ederler ve bu kurumlara karşı hiçbir şikayette bulunmazlar. Onlar demokrasiyi yönetimin yozlaşmış biçimi olarak değil, toplum ve devleti etkisi altında alan bir uygarlık bunalımı olarak kabul ederler. Demokrasinin halkın demokratik kültürü geliştikçe mesafe alacağını söylemeleri gerekirken, silah gücüyle toplumlara demokrasiyi götürmek isteyen güçlere destek verdikleri görülmüştür.

Demokrasiyle ilgili bu ikili söylemler hiçte yeni değildir. Bu durumda demokrasiye yönelik yeni nefretin savı kısaca şöyle özetlenebilir. Yalnızca iyi bir demokrasi vardır. Bu da çağdaş uygarlığın felaketini önleyen demokrasidir.

Kendilerini  demokrasi olarak adlandıran, yasaya dayanmayan ya da dinsel yasalara dayanan devletler  tarafından yönetilen toplumlardan kendilerini ayıran toplumlar ve devletlerde yaşıyoruz. Başka yasalar altında  yaşamayı istemeyip, bunun için demokrasiyi tasnif etmeyen aydın topluluğunu nasıl anlayabiliriz ? Öncelikle demokrasilerde yaşadığımızı söylerken ne demek istediğimizi anlamak gerekir. Demokrasi bir devlet biçimi değildir ve daima bu biçimlerin gerisinde ve ilerisindedir. Demokrasi, oligarşik devlet söz konusu olduğunda geride, kamusal alanı politikadan arındırmaya çalışan her devlete karşı harekete geçen kamusal etkinlikte olduğu gibi ilerisindedir. Aslıda her devlet oligarşiktir. Oligarşi, demokrasiye az yada çok yer verir. Buna dayanarak anayasal biçimlerin ve oligarşik devletlerin pratiklerinin az veya çok demokratik olduklarını söylenebilir. Genellikle temsili sistemin varlığı anlamlı bir demokrasi ölçütüdür. Fakat bu sistemin kendisi de değişkendir.