”Biz, hikâyelerin her şeye inanan yaratıcıları, bir ütopyayı yaratmaya başlamanın bugün hiç de geç olmadığına inanıyoruz. Yeni ve kuşatıcı bir hayat ütopyası, hiç kimsenin başkalarının nasıl öleceğine karar veremeyeceği, aşkın hakiki çıktığı ve mutluluğun mümkün olduğu ve yüzyıllık yalnızlığa mahkûm edilen halkların, sonunda ve sonsuza dek, yeryüzünde ikinci bir şansı olacağı bir hayat ütopyası.”

garcia-marquez1

Gabriel Garcia Marquez, Gabo, yazar, gazeteci, Büyülü Gerçekçilik akımının en büyük temsilcisi. 20. yüzyılın en önemli yazarlarındandır. 1928’de Kolombiya’nın  Aracataca kentinde, yoksul bir ailenin on bir çocuğunun en büyüğü olarak dünyaya geldi. Hukuk eğitimini yarıda bırakıp gazetecilik yaptı. İlk önemli eseri Yaprak Fırtınası‘ydı. Albaya Mektup Yok, Hanım Ana’nın Cenaze Töreni, Şer Saati diğer eserleridir. Onun en tanınmış, onlarca dilde elli milyondan fazla satmış romanı ise Yüzyıllık Yalnızlık‘tır. Yüzyıllık Yalnızlık’tan sonra Mavi Köpeğin Gözleri, Kolera Günlerinde Aşk, Başkan Babamızın Sonbaharı, Kırmızı Pazartesi eserlerini yayımladı ve 1982’de Nobel Edebiyat Ödülü aldı. Marquez, Nobel ödülü aldığında hem Kolombiyalılar, hem Meksikalılar, hem de Kübalılar onu kendi vatandaşları olarak kabul ediyordu. Meksika’da uzun yıllar yaşamış ve siyaseten Kübalı bir Latin Amerika vatandaşıdır. 1994 yılında Fidel Castro, bir uluslararası dayanışma toplantısında, Marquez’i Latin Amerika’nın Homeros’u olarak tarif etmişti. Kolombiya Devlet Başkanı Juan Samuel Santos’a göre gelmiş geçmiş en büyük Kolombiyalı. 17 Nisan 2014’te vefat eder. Darbeler, deprem, sel gibi doğa felaketleri, veba ve kolera gibi salgın hastalıklar, Kuzey Amerika’nın güdümündeki diktatörler ve Kuzey’in sömürgeciliğine direnen yoksul  halklar, gerillalar, devrimciler, aşk, toplumsal duyarsızlık… Onun eserlerindeki konulardır.         Marquez, Büyülü Gerçekçilik akımının temsilcisi olarak kabul edilir. Bu akımla yazılmış eserlerde gerçek ve gerçek üstü olaylar birbirleriyle iç içe geçerler. İnsanların hayalleri ve düşleri gerçek hayatlarıyla birleşir. Sihir, fal, batıl inançlar ve lanetler gibi birçok doğaüstü olay, insanların hayatlarının akışını kontrol eder.

12674367_449095911952655_220764459_n

Kırmızı Pazartesi, işleneceğini herkesin bildiği ancak engel olmak için kimsenin bir şey yapmadığı bir cinayetin öyküsü. Yazar, çocukluğunu geçirdiği kasabada yıllar önce yaşanmış olayı aktarıyor. Santiago Nasar‘ın öldürüleceği kitabın ilk cümlesinden bellidir. Fakat bu kitabın sürükleyiciliğinden bir şey kaybettirmez. Angela ve Bayardo evlilik arifesindedirler. Düğün hazırlıkları devam ederken Bayardo, Angela’nın bakire olmadığını öğrenir ve bunu Angela’nın kardeşleri Pablo ve Pedro’ya söyler. Angela, Santiago Nasar ismini verir. Pablo ve Pedro, Santiago’yu öldürmek üzere yola koyulurlar. Kasaptan aldıkdıkları iyi kesmeyen, ilkel hatta biri kıvrık olan bıçaklarıyla Santiago’yu evinin kapısında defalarca bıçaklayıp öldürürler. Santiago Nasar, kendi iç organlarını güneşin altında tertemiz, masmavi görene kadar dizlerinin üzerinde kalır ve son cümlesi, ”Beni öldürdüler.” olur.

Bu hikâye Kolombiya’nın herhangi bir kasabasında yaşanmış, herhangi bir namus cinayeti değildir. Kitaptaki insanların ”bize bir şey olmasın” mantığıyla sessiz kalıp duyarsızlaşmaları ve işlenen cinayet, bu olayların sanki  kendi ülkemizde geçtiği hissini uyandırıyor. Toplum baskısının sebep olduğu ve yine toplumumun sessiz kaldığı, önyargılarla işlenmiş bu cinayetin anlatıldığı Kırmızı Pazartesi’de yazar, toplumların ortak davranış biçimlerini de ortaya koyuyor ve bu da romanın evrensel bir boyut kazanmasını sağlıyor.