“Eğer Bergman hakkında tek kelime daha etseydi, bir yumrukla lenslerini çıkaracaktım.”

Woody Allen’ın 1979 yapımı Manhattan filmine yapılacak en doğru eleştiri, eksiksiz bir Woody Allen filmi olduğunu söylemek olur. Filmin merkezine yerleştirilmiş kadın-erkek ilişkilerinin yanında, modern topluma eleştiriler yöneltilir ve sayısız gönderme yapılır. Bilgi düzeyi arttığı halde mutluluğa ulaşamayanlar Woody’nin hedef kitlesini oluşturur. Başlangıç sahnesinde yazarın ne yazacağına karar veremediği gibi, diyaloglar diğer W. Allen filmlerine göre çok daha özenle seçilmiştir. Filmlerinde konu edindiği onlarca kadına rağmen en sadık sevgilisi –New York– kasvetli, puslu ve siyah-beyaz biçimde arz-ı endam eder. Manhattan’a Rhapsody in Blue eşliğinde sürekli yağmurlar yağmaktadır –veya Manhattan ağlamaktadır-.

Her ne kadar Woody eserini hiç beğenmediğini “O zamanlar şöyle düşünüyordum; eğer yapabileceğimin en iyisi buysa, bundan sonra bana ödeme yapmamaları gerekir.” sözleriyle ifade etmiş ve United Artists’e Manhattan’ı piyasaya sürmedikleri takdirde bedavaya yeni bir film çekme vaatleriyle yalvarmış da olsa, biz bunları görmezden gelmekten yanayız. Zira karşımızda Woody Allen’ın belki en iyi değil, ancak en orijinal eseri var.

manhattan2

Modern insanın çeşitli eksikliklerinin –hastalıklarının- teker teker işlendiği filmin siyah-beyaz çekilmesi, ışık oyunlarını mecbur kılar. Özellikle Manhattan’ın kapağını süsleyen ünlü köprü ve karanlık müzede gezinti sahneleri, ışık kullanımının zirve yaptığı bölümlerdir. Sabahın beşinde tüm film ekibinin toplanmasının yegane nedeni, ünlü köprü sahnesini çekebilmektir. Civarda oturacak yer olmadığı için sahnede kullanılan bank, çekim ekibi tarafından getirilmiştir. Böylece -insan eliyle- “yapay” biçimde hazırlanmış sahne, sinema tarihindeki en “doğal” aşk sahnelerinden birine ev sahipliği yapmış olur.

“Sinirlenemiyorum… Problemlerimden biri de bu: çileden çıkamamak. Onun yerine tümör büyütüyorum.”

Duygularını –öfke, mutluluk, üzüntü- somutlaştırma eğilimi, filmin oluşmasını sağlayan temel sebeptir. Bu yönüyle Manhattan, W. Allen’ın en kişisel filmi olma özelliği gösterir. Yaşamış olduğu tüm soyut duyguların karışımını, somut bir film –tümör- haline getirerek Manhattan’ı inşa eder. Yaratıcısı –yönetmen- tarafından hoş karşılanmayan, hatta nefret edilen bir yapıttır inşa edilen.

oo

Başrolünde oynadığı tüm filmlerde olduğu gibi Woody, bizzat kendisini canlandırmıştır Manhattan’da. Birçok Woody Allen klişesi –ölüm korkusu, Yahudilik, burjuvazi- işlenmeye devam eder. 17 yaşında Tracy ile ilişki yaşayan 42 yaşındaki yazarın hayatını konu alan hikaye, en yakın arkadaşının metresi Mary (Diane Keaton) ile tanışması sonucu dallanıp budaklanır. Woody-Diane ikilisinin kusursuz uyumları filmi farklı bir seviyeye taşır.

İlk tanıştıkları sahnede Mary’nin sanat-kültür konulu içi boş söylemlerine sert şekilde tepki gösteren Isaac, zamanla aralarındaki entelektüel çatışmayı arka plana atmayı başarır. Isaac karakterinin Mary, Tracy ve eski eşiyle ilişkileri göz önüne alınırsa, kendi içerisinde tutarsızlıklarla dolu bir kişiliğe sahip olduğu ortaya çıkar. Senaryoda büyük öneme sahip dört karakterde aynı tutarsız davranış modelini benimsemiştir. Aslında karakterlerin iç dünyalarındaki tutarsızlık, modern insanın farkında olmaksızın geliştirdiği bir savunma mekanizmasıdır. Woody Allen, film boyunca mekanizmayı yerden yere vurur. Arkadaşlar, sevgililer hatta evli çiftler arasındaki anlaşmazlıkların temeli olarak; modern toplumun, çıkarlarını koruyabilme amacıyla sahiplendiği ikiyüzlü düşünce sistemini gösterir. Isaac, 17 yaşındaki genç Tracy’le ilişki yaşamakta herhangi bir sorun görmezken, yine de ciddi ilişki eşiğine asla geçemez. Çünkü geçmişten aldığı “ahlak” ile toplumun dayatması “ahlak” arasında sıkışmıştır. “Ben senin yaşındayken babaannemle yatardım” sözleriyle Isaac, ironi dolu kuşak çatışmasını vurgular. Mary-Yale ikilisinin yasak ilişkisinin seyri, “ahlak” sorununa geri dönüş için uygun ortamı hazırlar. Yale, her fırsatta eşinden ayrılmak istemediğini ve onu sevdiğini belirtir. Yine de metresiyle görüşmelerini sürdürür. Toplum-birey arasındaki ahlaki çatışmadan sıyrılmayı dener, ancak başaramaz. Filmin sonlarına doğru Yale’in eşi Emily’nin de kocasının tüm kaçamaklarından haberdar olduğunu görürüz. Modern toplumun, ahlaki değerlerin önüne pek çok şey koyabileceğinin en açık kanıtı izleyene sunulmuştur. Film süresince kültürel açıdan yetersiz görülen Tracy karakteri ise, diğer tüm karakterlerden daha doğru –daha saf- bir duruş sergiler. Karakterlerin sahip oldukları alt metinler, Woody Allen’ın –kendisi de dahil olmak üzere- beynini eğittiği halde, ruhen sakat kalan insanlara yönelttiği sert bir eleştiri niteliği taşır.

Final sahnesinde Isaac-Tracy arasındaki diyalog, karakterlerin kişiliklerini kusursuz biçimde belirgin hale getirir. Isaac, kendisi dahil insanlığa karşı duyduğu güvensizliğin altını çizer. Tracy’nin saf sözleri ise, Isaac’in tüm problemlerini özetler niteliktedir: “İnsanlara birazcık olsun güvenmelisin”.
Film boyunca sorun yaratan –ancak hiçbir çözüm üretmeyen- Isaac karakterine, karşı cins eliyle çözüm yolu gösterilmiştir. Arka planda film boyunca olduğu gibi Rhapsody in Blue melodileri çalmaya devam eder…