Baharın gelmesi, demek İstanbul için konser zamanın başlaması demek. En azından benim için böyle bir çağrışımı var bahar mevsiminin. Havalar olabildiğince güzelleşmeye başlar, eş zamanlı olarak güzel konserlerde birbirini takip etmeye başlar. Yaz sonuna, hatta sonbahar sonuna kadar da böyle devam eder. Kış biraz daha sakindir. İşte bir yılın böyle bir dağılımı var benim zihnimde.

“Kış bitsin, havalar düzelsin, hadi başlasın güzel konserler!” diye hayıflanmalarımın zirveye ulaştığı o anlardan birinde geldi bu güzel konser haberi. New York Filarmoni orkestrası, İKSV’ nin öncülüğünde iki konser vermek için (3-4 Mayıs) İstanbul’ da olacaktı. Konser, Eczacıbaşı Holding’ ın kurucusu olan merhum Nejat Eczacıbaşı’ nın 20. ölüm yıldönümünü anısına düzenleniyordu.

3 Mayıs’ da olacak olan ilk konserlerinde Joshua Bell’ de sahnede olacaktı. Benim için asıl can alıcı olan tarafı da o oldu sanırım. Klasik müzik hayatımda hep önemli bir yerdedir, ama keman bambaşkadır benim için. Durum böyle olunca 3 Mayıs’ da ki konserin bileti – her zaman olduğu gibi – satışa çıktığı gibi alındı. Daha önceki yıllarda İstanbul’ da 2 konser daha vermişlerdi. Ancak ben yaş itibarı ile o konserlere gidemedim. Bu kez bütün şartlar yerinde olduğuna göre gitmemek olmazdı.

New York Filarmoni, klasik müzik sevsin sevmesin, herkesin hayatı boyunca mutlaka dinlemesi gerektiğine inandığım orkestralardan biri. 1842 yılında kurulan New York Filarmoni, dünyanın en eski orkestralarından biri. Topluluk, 5 Mayıs 2010’ da 15.000. konserini vererek, başka hiçbir senfoni orkestrasının başaramadığı bir noktaya geldi. Orkestra, 1917 yılında yaptığı ilk kaydından sonra günümüze kadar 2000’ e yakın kayıt yapmış bir ekip. Eylül 2009’ da beri, orkestranın müzik direktörlüğünü Alan Gilbert yapmakta. Lafın kısası, bu kadar başarılı, kariyeri ödüller ile dolu olan bu orkestranın konserini kaçırmak olmazdı.

Konseri benim için daha da cazip hale getiren bir başka neden ise, Joshua Bell’ in konserde sahne alacak olmasıydı. Diyorum ya, kemanın benim hayatımda yeri başkadır. Hele bu sene, keman kursuna da başlamış olmamla beraber, daha da önemli oldu keman benim için. Joshua Bell’ i birçoğumuz, The Red Violin (Kırmızı Keman) filminin Oscar ödüllü müziğini çalması ile tanırız. Aralarında Grammy, Echo Klassik, Gramophone ödüllerinin de bulunduğu pek çok ödülün sahibi Bell, son olarak “Batı Yakası Hikâyesi Suiti”nin ilk kaydı ve Bernstein’in “Serenat”ını da içeren albümü ile Grammy’ye aday gösterildi.  Bunun yanı sıra, dünyaca ünlü birçok orkestra ve müzisyen ile çalışmış bir kişi olan Joshua Bell’ i canlı dinlemenin keyfini yaşamak bir başka olacaktı.

Geldi konser günü, düşüldü Haliç Kongre Merkezi yollarına. Konser mekânı için de bir iki kelime etmeden geçmek olmayacak. Haliç Kongre Merkezi, konser salonu olarak beğenmesem de, konum olarak İstanbul’ un en güzel mekânlarından biri olduğu kesin. Her giden de bu konuda fikir birliği yapıyor zaten. Konser öncesi, iç mekânda ve rıhtımda kokteyl vardı. Tam güneşin batışı, ılık ılık esen bahar rüzgârı, Haliç’ de İstanbul’ un ayrı bir yüzü… Konser öncesi bu görüntüler, konsere hazırlık niteliğinde oldu.

Orkestra son hazırlıklarını bitirdi, seyirciler yerlerini aldılar. İlk notalar enstrümanlardan dökülmeye başladı. İlk çaldıkları eser, Chistopher Rouse’ nun “Prospero’s Room” isimli bestesi idi. Bu eser, New York Filarmoni’ nin özel siparişi ile 2012 yılında Rouse tarafından bestelenmiş. 3 Mayıs akşamı İstanbul’ da çalınması ile de, eserin Avrupa prömiyeri yapılmış oldu. Dünya prömiyeri ise, 17 Nisan 2013’de New York’ da yapıldı. Prospero’s Room, ilk başta sanılacağı gibi Shakespear’ ın Fırtına isimli eserinden değil, Edgar Alan Poe’ nun Kızıl Ölümün Maskesi isimli öyküsünden esinlenilerek bestelenmiş bir eser. Bu öyküde olan korku ve ölüm teması, müziğinde her noktasına işlenmişti. Özellikle, öyküde her saat başı çalan bir abanoz saatten söz edilir. Bu da bestede atlanmamış, vurmalı çalgılar ile eserin tümüne yayılmış halde toplamda 12 kere duyuldu. Rouse, son dönemin en başarılı bestecilerinden biri. Özellikle “Klasik müzik bitiyor mu?” korkusunu yaşadığımız şu dönemlerde, bu korkumuz konusunda yüreğimize su serpecek kişilerden. Rouse’ nun diğer bestelerini de severek dinleyen ben, bu bestesini de çok beğendim.

İkinci eserde Joshua Bell artık sahnede idi. Orkestra ile birlikte Leonard Bernstein’ nın Serenad’ ını çaldılar. Hani sadece müzik ve siz kalırsınız bir anda, her şey durur etrafta. İşte o anı yaşadım. Joshua Bell keman ile adeta bir bütün oldu. Yeteneği konusunda ahkâm kesmek zaten çok zor, ama canlı görünce bunun ne kadar da doğru olduğunu bir kez daha anlıyor insan. Kesinlikle kemanın usta isimlerinin arasında ilk sıralarda olan ve olmayı da fazlası ile hak eden bir yetenek. İtiraf ediyorum, benim için konserin en güzel dakikalarıydı. Çaldıkları parça da yine edebiyat içinden çıkmış bir eserin, notalara dökülmüş hali idi. Besteci Bernstein’ ın Serenad’ ı, Platon’ un Symposium (Şölen) isimli eserinden esinlenerek bestelediği belirtilir. Aşkı konu alan ve aşka övgüler içeren konuşmaların yer aldığı diyaloglardan oluşan eserin, yine sanki karşılıklı konuşmalar varmışçasına işlendiği bu parça, Joshua Bell’ in ellerinde daha da anlam kazanıyordu sanki. Derken parça bitti, Joshua Bell selamını verdi ve sahneden ayrıldı. Ama seyirci buna izin verir mi? Alkışlar susmayınca bir selam için daha sahneye geldi, tekrar gitti. Bu durum tam 4 kez tekrar etti, ama seyircinin istediği selam değil, bir parça daha idi. Dediğini de yaptırdı seyirci, son kez sahneye geldiğinde solo olarak, bir Amerikan ezgisi olan “Yankee Doodle Went to Town” ı çaldı.

Konser bu iki parçadan sonra kısa bir ara verdi. İkinci yarıda ise orkestra, Tchaikovsky’ nin 6. Senfoni’sini çaldı. Bu senfoni, Tchaikovsky’ nin senfonileri arasında en çok çalınan senfonilerindendir. 1893 yılında Petersburg’ da besteci yönetiminde ilk kez seslendiren eser, Tchaikovsky’ nin hayatını anlatır sanki. Bu parçada bir anlamda edebiyat ile müziğin bir araya gelmesinin ifadesi gibidir bana göre. Bu parça ile konser de bitmiş oldu. Seyirciler New York Filarmoni’ nin notaları ile adeta büyülenmişti. Birbirleri ile uyumu, gerçekten görülmeye ve dinlenmeye değerdi. Özellikle şefleri Alan Gilbert, başarıları ile kendini dünyaya kabul ettirmiş bir üstat olarak geceye damgasını vurdu bence.

Bu senenin en iyi konserleri arasında ilk sıralarda olacağını düşündüğüm bir konser oldu 3 Mayıs New York Filarmoni konseri. İKSV’ ye ne kadar teşekkür edilse az bence. İstanbul’ a her sene mutlaka bir dünya yıldızı getirip, hem ülkemizin tanıtımını yapmış oluyor, hem de Türk seyircini yıldızlarla tanıştırmış oluyor. Darısı New York Filarmoni’ yi canlı dinlememiş olanların başına diyor, mutlaka bir fırsatını bulup gidin, o harika insanları dinleyin diyorum.