Il Divo, 4 tenorden oluşan bir pop-opera grubu. 2004 yılında Simon Cowell’ in öncülüğünde kurulan grup, İspanyol bariton Carlos Marin, Amerikan tenor David Miller, İsviçreli tenor Urs Buhler ve Fransız popçu Sebastien Izambart’ dan oluşuyor. Simon Cowell’ in nasıl bir hayal dünyası var bilmiyorum ama, geleceği okuyabilen bir insan olduğu gerçek. Dört farklı kültürden, dört farklı kariyere sahip bu adamları bir araya getirip, kısa sürede dünya çapında bir üne kavuşmalarını sağlamak, bir rüyayı gerçeğe dönüştürmek gibi.

Benim Il Divo ile tanışmam üniversite yıllarıma denk geliyor. O zamandan sonra da sağlam bir Il Divo hayranı oldum zaten. Türkiye’ de konser vermelerini de büyük merakla bekliyordum. Her sene konser programlarına bakıp, listede Türkiye’ yi göremeyince büyük hayal kırıklığına uğruyordum. Bu senede aynı böyle oldu. “Wicked Game” albümleri çıktıktan sonra, bir dünya turnesi düzenlediler. O listede ilk kontrol ettiğimde Türkiye yoktu. Hal böyle olunca bende, “yakın ülkelerin birinde gidip izlerim artık” şeklinde kendimi avutuyordum ki, bir gün, çok tesadüfi bir şekilde, Il Divo’ nun İstanbul’ da konser vereceğini duydum. Daha önce ne bir reklam, ne bir ilan vardı! Sürekli takipteydim. Nasıl atlamış olabilirdim!? Gerçi fark ettiğimde biletler daha yeni satışa çıkmıştı, bileti ilk alanlardan biri olduğum kesin. Biletleri almıştık almasına da, daha konsere üç ay vardı. Beklemek zor olacaktı. Ama zaman bu işte. Geçiyor…

Günler geçti, aktı gitti, geldik son bir haftaya. Benim heyecanım iyice artmıştı. Kolay mı? Evde dinlerken bile içimi titreden, kalbimin ritmini arttıran, gözlerimin dolmasına sebep olan o dört adam, canlı canlı karşımda olacaktı.

İşte konser günü… Yerinde duramayan ben, akşamı düşündükçe gözleri dolan ben. Kendi kendime kızmadan da edemiyordum. “Liseli Kızlar” misali, sevdiği müzisyen için ağlar mı hiç insan? Koskoca kız olmuşsun, ama hala çocuk gibi davranıyorsun! Ama engel olamıyordum ki kendime. Konser anında ne yapacaktım onu merak ediyordum. İşten çıkıp, büyük heyecan içinde Kuruçeşme Arena’ nın önünde buldum kendimi. İlk sırada yer almak istiyordum. Uzaklarda kalmak istemiyordum. Derken konser saati geldi çattı. Biz, arkadaşımla beraber, saat 19.00’ dan itibaren yerimizi almış durumdaydık zaten. Genelde konserlerden önce etrafı izlerim, ki en sevdiğim şeydir, ama bu kez heyecandan olsa gerek,  bunu fazla yapamadım. Sadece şunları söyleyebilirim, her Il Divo konserinde olduğu gibi, kadın sayısı erkeklerden çok çok fazla. Opera seven sevmeyen, dinleyen dinlemeyen, ama Il Divo hayranı olduğu için gelenler de vardı, ağır opera hayranları da vardı. Beni tek endişelendiren, konserin başlamasına yarım saat kalmasına rağmen, mekanın hala boşa yakın olmasıydı. Ama bizim insanımız son dakika insanı olduğu için, saat 21.00 sularında yerlerini almış oldular. Konser de yirmi dakikalık bir gecikme ile 21.20’ de başladı.

O dakikadan sonra olanları anlatmam çok daha zor olacak sanırım. Benim için dünya durdu sanki, bir an nefes almadığımı fark ettim, kalbim düzensiz ritimler halinde, kendince takılıyordu. Sahneye çıktılar, alkış kıyamet ortalık. İlk şarkıları, son albümlerinden “Te Amare” oldu. Her birinin sesi, birbirinden güzel. Hangisine sıra gelse alkış seli kopuyor seyircilerden. Belli ki Türk hayranları zor beklemiş konseri. Konser de genel olarak son albümleri ağırlıklı parçalar çaldırlar. Son albümleri olan “Wicked Game”, adını ünlü şarkıcı Chis Isaak’ ın  parçasından alıyor. Albümdeki parçaların hepsi çok tanıdık, bilindik. Dinlerken, eski bir arkadaşla karşılaşma hissi uyandırıyor insanda. “Time to Say Goodbye”, “Don’t Cry for Me Argentina”  gibi herkesin bildiği şarkıları Il Divo yorumu ile dinlemek bambaşka oluyor. Tabiî ki eski albümlerinde ki parçalara da yer verdiler. “Adagio”, “Nella Fantasia”, “Passera”, “My Way” gibi çok sevilen parçalarını da setlistlerinin içine serpiştirmişlerdi. Bütün şarkıları birbirinden güzel.  Hepsi çok tanıdık tınılar zaten. Seyirci özellikle “My Way”, “Don’t Cry For Me Argentina”, “Unbreak My Heart” ve bis şarkıları olan “Con Te Partiro” da kendinden geçti. Az buçuk İtalyancamla, şarkılarını az da  olsa anlıyor olmak benim için ayrıca bir de keyif oldu.

Son şarkıları olarak “Time to Say Goodbye”ı söylediler. Pek de manidar oldu. Ama seyirci onları hiç bırakmak istemiyordu. Sabah kadar bütün şarkılarını söyleseler, kimsenin itiraz edeceğini de sanmıyorum. “Isabel” i söylememeleri seyircide az da olsa hayal kırıklığı yaratmadı desem yalan olur.

Pop-opera söylüyor da olsalar, grup elemanlarının kasıntı tipler olduğunu düşünebilir insan. Ama bunların, o tanımla uzaktan yakından alakaları yok. Her biri birinden sevimli, sıcak kanlı adamlar. Zaten bu grubun kurulma amacı, operayı, halka hatta gençlere yaklaştırmak. Hal böyle olunca, seslerinin yanı sıra tavırlarıyla da seyirciyi kendilerine bağladılar. Konser bir klasik müzik konserinin ağırlığı içinde olmadı hiç. Tam tersine bir rock konserindeyiz de öyle rahat eğlenir haldeydik. Bu kadar çok seviliyor olmalarının sebebi de bu sanırım. Kendileri de bir o kadar eğleniyor sahnede. O elektriği de alınca seyirci hiç kopmuyor konserden. Her yabancı sanatçının yaptığı gibi, Türkçe konuşma çabaları, İstanbul hakkında yaptıkları konuşmalarla gerçekten çok içten ve samimi gibilerdi. Hepsi birbirinden farklı karakterde adamlar. Sahnede her birinin ayrı bir havası, duruşu var. İspanyol Carlos, ekibin çapkın çocuğu. Kadın seyircileri ile sürekli flört halinde. Amerikalı David ise, uzun boylu, kibar espriler yapan, saygılı, klasik Amerikan genci. Ailenin uslu çocuğu sanki. İsviçreli Urs ise, ekibin en sessiz elemanı. Diğerlerine göre fazlasıyla sessiz ve sakin. Fransız Sebastien ise karizmatik duruşu ile hem romantik hem çapkın. Seyirci ile sürekli iletişim halindelerdi. Dört farklı ülkeden, dört yakışıklı ve mükemmel sesli adam bir araya gelince neler olacağının kanıtı gibilerdi sahnede adeta.

Konser hiç bitmesin istedim. Sabaha kadar susmasınlar, bir yandan Boğaz’ ın o harika manzarasına bakayım, bir yandan onlar söylesinler diye hayal ettim. Ama elden ne gelir, konser bitti. 2,5 saat göz açıp kapatıncaya kadar geçti. Çoğu şarkılarının video kaydını yaptım. Kendime gelip, aklımı başıma aldığımda, oturup bir daha izleyeceğim. Benim için unutulmayacak bir konserdi. Hala daha, bu yazıyı yazarken Il Divo dinliyorum; ve evet, itiraf ediyorum, hala gözlerim doluyor… Kim bilir belki seneye yine gelirler. Ben onlarda o ışığı görüyorum…

Kendinize evde bir Il Divo konseri yaşatmak istersiniz belki diye konser setlistini de paylaşıyorum…

http://www.setlist.fm/setlist/il-divo/2012/turkcell-kurucesme-arena-istanbul-turkey-4bdddb0a.html

First Set

1.Te Amare (Come What May)

2.Dov’e L’amore

3. Adagio

4. Nella Fantasia

5. Si Tu Me Amas

6. Don’ Cry For Me Argentina

7. Every Time I Look At You

8. Passera

9. Senza Catene

10.My Way

Second Set

1. Senza Parole

2. Wicked Game

3. La Vida Sin Amor

4. Mama

5. Hallelulah

6. Crying (Llorando)

7. Stay (Ven A Mi)

8. Unbreak My Heart (Regresa A Mi)

9. I Believe in You

10. Somewhere

Encore:

Con Te Partiro