Uluslararası film festivallerinin vazgeçilmezlerinden biri olan Uluslararası Toronto Film Festivali 2017 kapılarını yine yeni yapımlara açtı ve eleştirmenlerin beğenisine sundu. Bu yıl her zaman ki gibi bir çok filme ön gösterim için ev sahipliği yapan festivalde yer alan sinema eleştirmenleri, bizim gibi sinema severlerin gözü kulağı oldu ve hangi projenin nasıl bir itibar bıraktığına dair rehberlik yaptı.

İşte Kültür Elması Ekibi olarak sizler için bu filmlerin yorumlarını derleyip beğeninize sunuyor ve sinema salonlarında yer alacak bu filmlerin ön görüşlerini aktarıyoruz.

Emma Stone heyecan verici tenis dramını göz önüne seriyor.

Oscar sahibi inandırıcı bir Billie Jean King yaratılıyor, Steve Carell’in hayatının ötesindeki Bobby Riggs ile mahkemede toplumsal cinsiyet eşitsizliği konusunda eğlenceli bir film.

1970’lerin, kalabalığın hoşuna gitmeyen gösterişin arkasında saklanmış olan Battle of the Sexes draması, maaş eşitsizliğin 44 yıl sonraki utanç verici çözülmemiş sorun olmaya devam ettiği iç karartıcı bir hatırlatıcı olarak karşımıza çıkıyor. Filmde, 29 yaşındaki Billie Jean King, bay ve bayan tenisçilerle ödenen oran arasındaki boşluk nedeniyle hayal kırıklığına uğrar ve bu adaletsizliğin onun arzusu için itici bir güç olarak davranması ile sıkıntısının ortaya çıkmasını sağlar.

İlgili resim

King (Emma Stone) 1972’de US Open’da (Amerika Açık Tenis Turnuvası) zafer kazanır, ama kutlamayı bitirmeden önce, Amerika Birleşik Devletleri Çim Tenisi Birliğinin kadınlar için sekiz kat daha az teklif eden yeni bir ödül fonu sunduğunu öğrenir. Müdür Gladys Heldman (Sarah Silverman) ile birlikte bir isyan hareketi ile kadın tenisçiler için daha eşit bir çalışma ortamı sağlamak üzere tasarlanan Kadın Tenis Derneği’ni başlatır. Bu durum zihninde kadınların erkeklerden daha az oyuncu olduğunu ispatlamak isteyen ve nihai bir testle King’e karşı meydan okuyan, kadın düşmanı eski profesyonel Bobby Riggs (Steve Carell) dahil, sporun  erkek sporcularını rahatsız eder.

Burada yapılacak olan son ABD politikasıyla kaçınılmaz bir karşılaştırma var. Bir yanda çok çalışkan ve saygın bir kadına sahibiz, öte yandan erkeksi üstünlüğünü ispatlamaya istekli, şovun keyfini çıkaracağınız bir adam var. Kesinlikle rekabete fazladan bir sıçrama ekleniyor, dikkat çekmek isteyen bir soytarıyı izlemeyle ilgili çok taze tecrübemiz ile canlı yayına getirdiği bir kadını daha aşağıya çekme çabası ile King için daha fazla destek vermemize sebebiyet veriyor. Slumdog Millionaire ile Oscar kazanan senaryo yazarı Simon Beaufoy, gündelik cinsiyetçiliği ile neredeyse her erkeğin karakterinin ağzından düşen nefes için yeterli sebepler sunuyor.

Bu, güvensiz bir erkek izleyiciye yansıtılacak gerekli hatırlatıcılarla dolu bir film (filmin yayınlanmadan önce IMDb’de 4.5 notunun olması için bir neden var) ancak iki saatlik çalışma süresini haklı çıkaracak bir proje mekaniğinde yeterince bir şey yok. Düzgün söylenmiş ve koreograflanmış, iyi bir tenis filmi, bu arada King ve Andrea Riseborough tarafından canlandırılan kişisel kuaförü arasındaki eşcinsel romantizm filmin tasvirine de eklenmiş. O sırada King bir erkekle evlidir, ancak çift buluştuğunda anlık bir etkileşim oluşur. Bu durum sırasında yayılan bir gizli elektrik var ve aynı zamanda da en azından kamuoyunun gözünde, böyle bir ilişkinin neredeyse imkansız olduğu bir zamanda gelişen hakiki bir hassasiyetinde bulunduğu göz önüne seriliyor.

Little Miss Sunshine yönetmenlerinden Valerie Faris ve Jonathan Deyton, bu davaya benzer heyecan verici bir hava katıyor. Stone  sert, gösterişsiz bir role sahip ve onu konforlu bölgesinin dışında görmek çok güzel oluyor. Carell sinir bozucu ve karikatürize bir varlık, verilen bilgilere göre aynen Riggs de öyleydi. Ev sahneleri ile karakterini dışa vuruş girişimleri, kumar bağımlılığı ile mücadelesi ve ve kafası karışık karısı ile parçalanan bir evliliği göz önüne serilmesine rağmen filmin pek çok şirin destekleyici rolünden birini altüst eden Elisabeth Shue‘ya küçük bir fırsat veriliyor. Ayrıca gereksiz bir vitamin doktoru Fred Armisen, kötü iğrenç cinsiyetçi tenis şampiyonu Bill Pullman ve King’in komuta yöneticisi olan sözü geçen Silverman için de yer var. Yine de, King’in tenis turnesini oluşturan diğer kadınların birbirleriyle değiştirilebileceğini, “tenis oynamak” dışında başka hiçbir özelliğe sahip olmadığını utanç verici bulunuyor.

Her büyük spor filminde olduğu gibi, her şey bir nihai karşılaşmaya doğru gidiyor ve biraz sarkıtılmış orta bölümden sonra, işler tam zamanında toplanıyor. Bu birçokları için uçuracak bir son, bir asansöre ihtiyaç duyanların hayati bir zaferi ve “Başkan için Billie Jean” posteri bir hatırlatma görevi görüyor ve film gerçek bir hikayeye dayanan bir film, güçlü karakterler, şiddetli çatışma ve yeni bir açıyla üç şey içermelidir. Cinsiyet Savaşı hepsini servis ederlanlandığı gibi gerçekleşmeyen çağdaş bir Grand Slam ile yapıldığını gösteriyor.

Battle of the Sexes, 22 Eylül’de ABD ve 24 Kasım’da İngiltere’de vizyona girecek.

The Hollywood Reporter – Todd McCarthy ‘Bu filmle ilgili herşey kazanıyor ve haz veriyor.’

New York Daily News – Stephen Whitty ‘Gerçek bir hikayeye dayanan bir film, güçlü karakterler, şiddetli çatışma ve yeni bir açıyla üç şey içermelidir. Battle of the Sexes hepsini servis ediyor.’

Screen International – Fionnuala Halligan ‘Emma Stone ve Steve Carell’in dönüşleri ile hizmet veren The Battle Of The Sexes, kaleye sarkan bir kalabalığa çarptı.’

Indiewire – David Ehrlich ‘Bu, Billie Jean King’e hayran kalınan bir film, ancak oyuna olan bağlılığını paylaşmıyor. Rakibini hafife alacak bir oyuncunun halsizliğiyle hareket ederek, Riggs’ten daha fazla ortak noktaya sahip.’

The New Yorker – Anthony Lane ‘Houston’daki gösteriş, muzaffer olmaktan ziyade yapışkan bir hal alıyor, cinsel politikası satıcılığa boğuluyor ve sadece Stone’un tutumunun vahametiyle itfa ediliyor ve bir başka şut daha atıyor.’