Yazın İstanbul’ da olmanın en güzel tarafı, birbirinden güzel konserlere gitmek sanırım.

Bu sene benim için konser sezonu Macy Gray ile başlamıştı. Sonrasında Madonna, hemen ardında da Tom Jones konserleri ile devam etti. Ama büyük bir heyecanla beklediğim tek konser Marcus Miller: Istanbul Project konseri idi.

Yazın gelmesini büyük bir hevesle beklememe sebep olan etkinliklerden birisi, İKSV’ nin düzenlediği İstanbul Caz Festivali. İKSV 19 yıldır bu işi büyük bir başarı ile yapıyor. Her sene bir birinden değerli caz sanatçısını İstanbul seyircisi ile hatta, çevre şehirlerden sadece bu konserleri izlemek için gelenleri de düşünecek olursak, Türkiye’ nin caz sever dinleyicisi ile buluşturuyor. Bu sene de bu heyecanı 3 Temmuz-19 Temmuz tarihleri arasında, İstanbul’ un birbirinden güzel mekanlarında yaşayacağız.

Bu sene Caz Festivali programının ilk duyduğumuz ismi Morrissey olmuştu. Daha sonra yapılan basın toplantısı ile heyecanımın kat be kat arttı. Gelecek isimlere birkaç örnek vermek gerekirse: Antony and the Johnsons, Erykah Badu, Caro Emerald, Sharon Jones, Marcus Miller: İstanbul Project

Gelelim Marcus Miller: Istanbul Project konserine. Konseri ilk duyduğumda göz bebeklerim yerinden fırlayacaktı sanırım. O nasıl bir orkestra!? Bas gitarda Marcus Miller, klarnette Hüsnü Şenlendirici, vurmalı çalgılarda Burhan Öçal ve Okay Temiz, gitarda Bilal Karaman, davulda Marcus Miller’ in ekibinden Louis Cato, saksafonda Alex Han ve tuşlu çalgılarda Marcus Miller’ ın bir çok konserinde de yanında olan muhteşem insan Federico Gonzales Pena. Bütün bu kadro ile bu konser, festivalin en çok merak ettiğim ve “kesinlikle izlenecek!” dediğim konserlerinden olmuştu. 5 Temmuz’ u beklemek zor olacaktı!

Konser günü, İstanbul tek kelime ile “kavruluyordu”. Yazın en sıcak günlerinden birindeydik sanırım. Ama bu bile o güzel konsere gitmeme tabi ki engel değildi. Konser öncesi önce Nişantaşı’ nda biraz soluklandım. Sonra kendim Harbiye yollarında vurdum. Açık Hava Tiyatrosu’ na geldiğimde hafif bir kalabalık vardı. İçeriye girmeden önce kapıda biraz oyalanıp insanları izlemeye başladım. Konser ve oyunlardan önce yapmayı gelenek haline getirdiğim bir şey bu. Gelen insanların profili, heyecanı, yüzlerine yansıyan merak hali… Bunları anlamaya çalışıp, kendimce sonuçlar çıkarmak gittiğim organizasyonu daha da anlamlı kılıyor benim için çoğu zaman. Bir süre sonra yerlerimize yerleşmek için içeri girdik. Mekan yavaş yavaş dolmaya başladı; ta ki hiç boş yer kalmayana kadar (merdivenler dahil!).

Konser saati geldi çattı. En hoşuma giden ise konserin sadece 15 dakika gecikmeli olarak başlaması oldu. O alışık olduğumuz en az 30 dakika, 45 dakika bekleme süresi bu konserde olmadı. Sırf bu yüzden bile, “Marcus Miller gönlümde en tepelerde yer edindi” desem yalan olmaz. Orkestra sahneye teker teker çıkmaya başladı. İlk alkış tufanı Hüsnü Şenlendirici sahneye çıktığında koptu. En son Marcus Miller sahneye çıktığında ise alkış neymiş hepimiz anlamış olduk. Güzel bir açılış parçasından sonra Marcus Miller mikrofonu alıp, kısa ama çok anlamlı bir konuşma yaptı. En önemli ve akıllarda kalacak olan cümlesi ise “farklı kültürlerin bir araya gelmesi müthiş.” cümlesi oldu. Bu cümle, farklılıklara tahammülümüzün kalmadığı şu günlerde son derece anlamlı oldu bence.

Marcus, sahnedeki hiçbir sanatçının önüne geçmeden hepsini öyle bir sunuyor ki, kendini bu şekilde geri plana atması “işte gerçek sanatçı!” dedirtiyor insana. İnanılmaz bir sempatisi var. Hem ekibindeki müzisyenleriyle hem seyirci ile arasında oluşturduğu o sempatik bağ, ne kadar mütevazi bir insan olduğunu anlamanıza yetiyor.

Sahnedeki müzisyenler zaman zaman tatlı bir kapışma haline giriyorlardı, bence konserin en keyifli anları o anlar oluyor. Aynı zamanda, aynı enstrümanlar öyle bir iç içe geçiyorlar ki kendinizi o güzel müzik notaları arasında başka diyarlarda buluyorsunuz. Notalar aktıkça içimiz eriyor sanki. Başka başka diyarlara gidiyoruz. Ara ara seyirciye kayıyor gözüm. Herkes mest olmuş, o güzel notalara bırakmış kendisini… Tepede yıldızlar, ara ara esen o hafif, tatlı yaz rüzgarı. Sahnede mükemmel bir ekip… Bir an, gökyüzüne bakarken bir yıldızın kaydığını yakalamam o akşamı daha da güzel hale getiriyor benim için…

Konser bitiyor, Marcus teşekkür ediyor, orkestra sahneden ayrılıyor. Seyircilerin istisnasız hepsi ayakta. Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’ nda bir çok konser izledim, ama bu kadar derinden alkışlayan seyirci görmemiştim. Alkışlar durmuyor, Marcus ve arkadaşları tekrar sahnedeler. İşte olan o anda oluyor. Hüsnü Şenlendirici İstanbul İstanbul Olalı’ yı çalmaya başlıyor. Sanırım asıl sarsılmayı o an yaşıyoruz. Marcus’ da bas klarneti ile ona eşlik etmeye başlamasın mı? O andaki duygularım tarifsizdi… Ağlamak istedim, gülmek istedim… Ama tek yapabildiğim, ağzım açık onları izlemek oldu. Seyirci dakikalarca ayakta alkışladıktan sonra konser bitti.

Konser bittiğinde ilk cümlem “neden her güzel şey çabuk bitiyor?” oldu. Uzun zamandır izlediğim en güzel, en keyifli, müziğe doymama sebep olan konser bu oldu. Çok güzel bir konser olacağından şüphem yoktu ama bu kadar etkisi altında kalacağımı da hiç düşünmemiştim. Ayrıca Marcus tabiî ki çok başarılı bir müzisyen ama bizim sanatçılarımızın da ne kadar başarılı olduklarını bir kez daha anladım.

Kim bilir bu ekip bir daha bir araya gelir, kulaklarımız bir daha keyiflenir…